Akşamın Sahibine Kürt Sorunu Raporu

Yayınlanma : 15 Nisan 2026 09:32
Düzenleme : 15 Nisan 2026 09:38

12 Ocak 1973’te, Milli Gazete’de profesyonel gazeteciliğe başladım.

İstanbul, Milliyet, Güneş, Tercüman, Hürriyet derken, 14 Eylül 1994’te ilk sayısı çıkan Akşam’da görev yaptım.

Akşam’ın sahibi, genç girişimci Mehmet Ali Ilıcak’tı.

Kendisiyle 3.5 yıl çalıştığım Tercüman’ın sahibi rahmetli Kamal Ilıcak ve Başyazarı Nazlı Ilıcak’ın oğlu olduğu için, bir vefa hukukumuz da vardı.

Akşam’da, Haber Müdürü Ahmet Güner Elgin’in yardımcılığını yaptım.

 Mehmet Ali Ilıcak, Eylül 1994’teki bir görüşmemizde, “Kürt sorunu konusunda bana blr rapor yazabilir misin?“ dedi.

Severek teklifini kabul ettim. Kısa sürede, aşağıda takdim ettiğim raporu yazdım.

32 yıl sonra arşivimi karıştırırken rastladığın raporu, tekrar tekrar merakla okudum.

Gördüm ki, ülkenin yakıcı sorununun çözümü konusunda, az gitmiş uz gitmiş ama bir arpa boyu yol almamışız. 2026’da da, kısır döngü devam ediyor, hala ümit veren bir ışık görünmüyor!

Bu mütevazi belgeyi, dosya içinde kaybolup gitmemesi için, Serhed Haber okurlarıyla paylaşmayı görev bildim.

ILICAK’A YAZILAN RAPOR

“Kürt sorununda iki önemli neden vardır:

Birincisi “kimlik inkarı”, ikincisi “ekonomik çıkmaz”dır.

Kanuni Sultan Süleyman, 16. Yüzyıl’da Frenk Kralı  Fransuva’ya yazdığı mektupta, kendisini “Diyarı Kürdün hükümdarı” olarak takdim ederken, biz, Uzay Çağı’nda “Kürdistan” diyen bir avukatı, zindana atıyoruz. (Avukat Ahmet Zeki Okçuoğlu, bu yüzden Gemlik Cezaevi’nde yatıyor.)

İnönü, Lozan Antlaşması görüşmelerine, “Türk ve Kürt halkının temsilcisi” olarak katılıyor.

Osmanlı’da, dil ve kimlik baskısı söz konusu değilken, Cumhuriyet döneminde ibre, Kürtlerin aleyhine değişiyor.

Omuz omuza Kurtuluş Savaşı’nı kazanan iki halktan Kürtler, Atatürk döneminde “Güneş Dil teorileriyle yok sayılmaya başlanıyor. Bir insanın anasından doğduktan sonra, “Sen benim dediğimsin” gibi bir baskıyla karşılaşmasından daha kötü ne olabilir?

“Ne mutlu Türküm diyene” vecizesi, inkar politikası döneminden kalan çarpıcı örneklerden bir tanesidir.

Halen Güneydoğu’daki tüm yerleşim birimlerinde, en göz alıcı noktalarda, bu vecize yer alır. Tabii halktan da büyük tepki görür, içten içe!..

“Ben Kürdüm, o halde benim mutlu olmaya hakkım yoktur” düşüncesi, zora dayalı bu söz karşısında, hangi çare ile önlenebilir?

Devletin resmî ideolojisi, temelde dindar olan halka kendini kabul ettirmek için zoru, baskıyı, inkarı meşru hale getirince, sorunlar yumağı giderek büyüyor.

Batıda “bireysel suçluluk” varken, Doğuda “kitlesel suçluluk” söz konusu. Bu da devletle vatandaş arasındaki uçurumu büyütüyor.

Şeyh Sait İsyanı, Dersim İsyanı, Koçgiri Harekatı, Zilan Harekatı gibi bir dizi olayda, devletin sergilediği, “kurunun yanında yaşın fazlasıyla yandığı” sayısız örnek, nesilden nesile anlatılıyor. Resmî tarih yazmasa da, Kürt vatandaş, başına geleceği bu olaylardan fazlasıyla çıkarıyor.

Hayat şartları, 1950’ye kadar büyük olumsuzluklarla geçiyor.

Kimliği inkar edilen, dili yok sayılan, kültürü görmezlikten gelinen, köyünün, mezrasının, ilçesinin asırlık isimleri,bir kanunla değiştirilen toplumda, okullaşma oranı yükseldikçe, homurtular da başlıyor. 1970’li yıllarda, Güneydoğu’da, halkın son derece dindar olmasına rağmen, bir dizi Marksist örgütün egemen olmaya başlaması dikkat çekiyor!

Batıyla iletişim arttıkça, genç nesillerde değişim rüzgarları, daha kolay yeşerip kök buluyor.

Doğu insanı, 1960’lı yıllara kadar yabancılar için bir kapalı kutudur. Çünkü bölge, yabancılara yasaktır.

Doğu ile Batı arasında, gelişmişlik açısından bir uçurum olduğu gerçek. Şüphesiz bunun değişik sebepleri var. Ama devletin yanlış politikaları, vatandaşta “Bana ayrı davranılıyor Kürt olduğum için” şeklinde, bir duygunun beslenmesini önleyemiyor.

27 Mayıs ihtilalinden sonra, bölgede yerleşim yerleri adının değiştirilmesi, büyük yanlıştır.

Halk, yöresel adını kullanamaz hale getirilmiştir. Yaylada doğan çocuğa, yayla anlamına gelen “Zozan”ı koyan vatandaş, bunu resmiyete geçiremiyor. Baskı görüyor, itilip kakılıyor, mahkemelik oluyor! 12 Eylül’den sonra, yasak isimlerin liste halinde yayınlandığını unutmamak gerekiyor!

12 Eylül’den sonra, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan insanlık dışı hareketler, o zaman sayıları onlarla sayılabilecek PKK’ye büyük eleman potansiyeli sağlamıştır. Bunu, çoğu kez yetkililer de dile getirmiştir.

İnsanlara pislik yedirildiği, insanların günlerce kanalizasyonda bekletildiği, artık belgeleriyle ortadadır. Devlet Bakanlığı yapmış Mustafa Kılıç bile, bu uygulamadan nasibini almıştır!

Devletin yanlış politikaları, özellikle gençleri PKK’nin kucağına iterken, kendi halinde olan vatandaş da,  baskıdan canından bıkar hale gelmiştir. Baskının hem PKK hem devlet kaynaklı olduğunu unutmamak gerekir.

Devlet güçleri, “Niçin teröriste yardım ettin” diye, PKK’li de, “Beni niçin ihbar ettin” diye baskı uyguluyor. Vatandaşı, bebek ihtiyar demeden yok ediyor.

Vatandaş, yıllardır iki ateş arasında inliyor!

Devletin geleneksel baskısı, şüphesiz PKK’ye yarıyor.

Bugün 20 binin üzerinde gencin, dağda olduğu göz önüne alınırsa, işin ciddiyeti daha rahat anlaşılır.

Lübnan iç savaşında ölen insan sayısı 500’ün altında.

Oysa 10 yıldır ülkenin bir bölümünde, ölenlerin sayısı hızla 30 binlere doğru gidiyor.

Türkiye, dünyada en çok silah alan ülke durumunda.

Ekonomik durum, hepimizin malumu.

Bir zamanlar askere düğün dernek giden gençler, artık kaçmanın yolunu arıyor! Bugün 40 bine varan asker kaçağı, bunun acı örneği!

NELER YAPILMALIDIR?

Ülkenin sorunları, demokrasinin gerçek anlamda uygulanmasıyla ancak çözüme kavuşabilir. Bunu, herkesin kabul etmesi şart!

Kürt ve Türk halkının, birbiriyle sorunu yoktur. Sorun, Kürt halkı ile devlet arasındadır.

O halde rejim, vatandaşı ile barışmalıdır…

1.  Kürt kimliği tanınmalıdır. İsteyen, istediği adı koyabilmeli, kültürünü geliştirmek için her türlü hakka sahip olabilmelidir.

 2.  Kürt kimliği, anayasal garanti altına alınmalıdır. “Ben Kürdüm” denebiliyor. Ancak soruşturma söz konusu olduğunda, rahatlıkla ceza verilebiliyor.

 3.  TV’de, radyoda Kürtçe müzik, program, haber yayını serbest olmalıdır. İngilizce, Fransızca, Rumca, Flemenkçe serbest, ama Kürtçe yasak! Aslında normal hayatta bir yasak yok. Zaten kendi dilini konuşuyor, şarkısını söylüyor. Ama bir baskı hissetmeden bunları yapabilmesi, barışa katkı sağlar.

  4.    “Kürt asıllı, Başbakan oluyor, Cumhurbaşkanı oluyor, Genelkurmay Başkanı oluyor, daha ne istiyorsunuz?” Bunun bedeli var!    Eğer inkar politikasına katılırsa engel yok!                                               

Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi, “Türkiye’de Kürt var. Ben de Kürdüm” dediği için, 12 Eylül döneminde az mı çekti? Yıllarca zindanlarda süründü durdu.

5.   İsteyen, Kürtçe okul da açabilmelidir. Resmî dil Türkçe olduktan sonra, bunun ne zararı olacak? Hele üniter devlet yapısı korunduktan sonra, bazı tabuları kaldırmak, iki kardeş halkın arasına konmak istenen düşmanlığı da, rahatlıkla önler.

 6.  Bugün TV’lerde, radyolarda çalınan bölgeye ait birçok türkünün aslı Kürtçedir. Ama bunun Türkçeye çevrilerek Kürtçenin inkar edilmesi, vatandaşın hoşuna gitmemektedir!Bunun psikolojik, sosyolojik etkisi gözardı edilmemelidir!

 7.   Bugün çok sevilen “Cane cane” türküsünün, bir PKK militanına ait olduğunu kaç kişi biliyor? Yıllardır Türk Kürt herkes söyleyip neşeleniyor. Maçlarda onbinler, PKK aleyhine gösteriler yaparken, “Cane cane” türküsünü söylüyor. Türkü aslında PKK’nin verdiği mücadeleyi bir düğüne- dilana benzetiyor. “Çok güzel bir düğün- dilan olduğunu” dile getiriyor.

 8.  Anayasa’da zora, baskıya, inkarcılığa dayanan maddeler değiştirilerek, hoşgörüye, samimiyete, gönüllü beraberliğe yol açacak yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

9.  Koşulsuz bir genel af çıkarılmalıdır. 

ÇÖZÜM DEMOKRASİDE

 Yani esas çözüm, gerçek demokrasidir.                             

Devletin hata yaptığını Özal, Demirel, Erdal İnönü, açık yüreklilikle defalarca dile getirdiğine göre, ülkenin bu ayıbından kurtulması, bir zaafiyet olarak algılanmamalıdır.  

Bugün yakılan, yıkılan köylere, mezralara, sürgün duruma düşen binlerce insana rağmen, adil bir referandumda, vatandaşın ezici çoğunluğu, Türkiye’den ayrılmak gibi bir eğilim göstermez kanaatindeyim. Ve işin en önemli yanı, ekonomik seferberliğin gerçekten başlatılmasıdır.                             

Bugün savaştan çıkar sağlayanların, barışı istemediği, “Önce terör bitsin, ondan sonra çözüm” dediğini biliyoruz!                                           

Ama bir türlü terör bitmiyor. Sorun, giderek kansere dönüşüyor.  Bölgedeki suistimallerin haddi hesabı yoktur. Savaş şartlarında, kim kimden neyin hesabını soracaktır. Kozakçıoğlu’nun, Bölge Valiliği’nden getirdiği 1.5 milyarı,

İstanbul’da uzun süre repo yaptırması, daha zihinlerde tazeliğini koruyor!

Bölge halkının, vefalı olduğu unutulmamalıdır.

MSP’nin, şimdi de RP’nin bölgede ilgi görmesinin tek nedeni, Cumhuriyet döneminde görülmedik yatırımı, basit de olsa, halkın ayağına götürmesinde yatmaktadır.

On yıllık savaşta, kendi insanını kırdırmak için 900 trilyon harcayan yöneticileri, gelecek nesiller acaba affeder mi?

RP’nin kısa bir aradan sonra, Urfa’da tam üç dönem Belediye Başkanlığı’nı kazanması, acaba nedendir?               

Basın ve aydınlar, hep İbrahim Halil Çelik’in iki hanımla evli olması ile uğraştı. Hiçbiri “Niçin RP?” diye sorma gereğini duymadı. Oysa gerçek, Cumhuriyet döneminde karakol, hapishane ve devlet binaları haricinde, ilk kez birkaç küçük işletmenin RP damgası taşımasında yatmaktadır.

Demek ki vatandaşı kazanmanın yolu, pek de sanıldığı kadar zor değildir.

On yıllık savaşta harcanan parayla bölgenin çehresi rahatlıkla değişirken, ordumuzun daha modern araç gereçle donatılması, mümkündü şüphesiz.

Kurtuluş Savaşı’nı omuz omuza kazanmış iki halkın, birlikte, eşit yaşamaya mahkum olduğunu kabul edersek, her gün yüreğimizi burkan olaylardan kurtuluruz.

 

 

 

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.