SERHED HABER- Değerli okuyucularım!
Bugün sizlere klasik ve geleneksel makalelerin üslubundan ve içeriğinden uzak bir makale yazmaya çalışacağım. Biraz uzun olacak ama sonuna kadar okumaya çalışmanızı rica ediyorum.
Beğenmediğiniz ve sıkıldığınız anda yarıda bırakabilirsiniz. Bunda hiç bir mahzur yoktur ve asla gücenmem de...
Başlıyorum:
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Güzel insanlar:
Halkın, avamın, kalabalıkların kategorik düşünmesi, toptancı düşünmesi, analitik düşünmekten uzak olması gayet doğaldır. Ama bu bir olgu olmasına rağmen Allah’ın istediği bir şey değildir.
Allah, çoğunluğun seçip ayırabilme yeteneğinden yoksun olmasını, mümeyyiz bir akla sahip olmamasını doğal görmekle birlikte, onların bu durumunu hakikatten, hikmetten ve dinin özünden uzak sayar. Kalabalıkların şirk koşmadan iman etmeyeceğini, hakikate vakıf olamayacaklarını, atalarına uyacaklarını, hizipleşeceklerini, sürüleşeceklerini söyler. Onları kısmen mazur görmekle birlikte “akletmeyen topluluklar” olarak niteler. Elbette bu bir genellemedir ve bir halkın, bir topluluğun, bir mezhebin içinden Allah’ın istediği gibi akledenler, dert edenler, seçip ayırma yetisine sahip olanlar da vardır.
Yeryüzünde bilinen ilk dinlerden bu yana bütün dinlerin “din adamları”, ruhbanları, uluları, büyücüleri, kahinleri, azizleri, papazları, gavsları, şeyhleri, şıhları aklı devre dışı bırakmalarıyla öne çıkmış; kalabalıkları yönetmekte, daha doğrusu kendi otoritelerini korumakta krallara, şahlara, padişahlara büyük kolaylık sağlamışlardır. “Hikmetlerinden sual olunmayan” krallar, “soyları kutsal” imparatorlar, “Tanrı’nın sözcüsü” papazlar, “Allah’ın gölgesi” sultanlar; akledilmesi yasak bir din ve Tanrı tasavvuru sayesinde otoritelerini devam ettirmiş, sağlamlaştırmış ve kutsallaştırmışlardır.
Kaybedilen harpte, istila edilen topraklarda, adil olmayan paylaşımlarda, kıtlık ve açlık zamanlarında, katline ferman çıkarılan bebeklerde, Kerbela’da, Yesrib’in (Medine) masum kadınlarına tecavüzde, Kâbe’nin mancınıklarla yıkılmasında, Nehrevan’da, Cemel’de, Sıffin’de, Kufe’de, İstanbul’da (hain FETÖ darbe girişimi de dâhil), Basra’da, Filistin’de, Vietnam’da, Nanjing’de, Almanya’da, Polonya’da, Amerika’da, Cezayir’de ve daha nice yerlerde ve zamanlarda ne kadar katliam yapılmışsa, arkasında mutlaka dini veya dini karakterli bir inanış biçimi, kutsal/seçkin bir toplum tasavvuru, ismet sıfatını haiz, hatasız kusursuz sayılan bir lider, bir ruhban ya da bir kutsal otorite inancı vardır.
Yani her insanın kendi mayasında mantıken veya vicdanen bir karşılığı olmayan ama duygusal ve ruhsal olarak (aslında hayvani dürtüleri) kendi içinde karşılık aradığı, çoğu zaman kendini kandırarak da olsa kendisine dayandığı bir din veya bir kutsal mutlaka vardır.
Aklı, vicdanı, reelî, sürdürülebilirliği, izah edilebilirliği, açıklanabilirliği, katlanılabilirliği, insani planda ve Tanrı katında meşruiyeti mümkün olmayan bir kutsal, bir varoluş biçimi, bir çeşit din tasavvurudur bu. Fakat kalabalıkların hayvan sürüleri gibi güdülmesini sağlayan, hizipleştiren, kutuplaştıran, sorgusuzca ölüme ve öldürmeye gönderebilen bir dindir bu…
Hangi inançtan veya inançsızlıktan olursa olsun, kendi inancının içinden vicdani veya dini bir fetva gerekçe bulunabilir. Büyücüler, kahinler, ruhbanlar, papazlar, hahamlar, şahlar, şeyhler, zıllullahi fi’l-arzeynler, Ayetullahlar ve diğer ideolojik liderler vs. bunun için vardırlar. Varlıklarını; dini, kavmi, milli, insani, vicdani değerleri kendi menfaatleri, kendi ikballeri, kendi tahakkümleri, kendi hizipleri için tahrif ederek, çarpıtarak, manipüle ederek korurlar.
Allah’ın ilk insan(lar)dan itibaren indirdiği din olan İslam dini, insanın bu “din” arzusunu insanın lehine ıslah etmeye, revize etmeye, doğrultmaya gelmiştir. Kalabalıkları manipüle etmenin/gütmenin kolaylığından, onlara gürültüyü işittirmenin ne kadar sıradan ve basit olduğundan; ama onları şahsiyet kılmanın ve sözü işittirmenin ne kadar zor olduğundan söz eder Kur’an. (Yunus, İbrahim, Musa, İsa, Nuh, Lut, Salih vs. rasuller ve onların kavimleri bu duruma en güzel örnektir. Lütfen okuyun. Çok okuyun ve kürsülerden, hocalardan, vaizlerden, papazlardan işittiklerinizle yetinmeyin.)
Kalabalıklar şirk koşmadan, bir şeyhin eteklerine tutunmadan, bir papazın önünde günah çıkarmadan, bir kiliseye bağlanmadan, bir mezhebi dinin önüne geçirmeden, ruhbanları, gavsları, sadatları, hahamları, ayetullahları, şahları, kralları, padişahları, şeyhleri, kırkları, yedileri, üçleri, üçlemeleri, onikilemeleri, kırkaltılıkları, meczupları, zavallıları, fanileri, ölüleri Allah’ın oğulları, gölgeleri, velileri, şefaatçileri, kurtarıcıları, ete kemiğe bürünmüş versiyonları saymadan iman edemezler. Yani onlar şirk koşmadan iman etmezler, edemezler. Bunun için cesaretleri, bilgileri, donanımları, vicdanları, akılları, okuma ve anlama yetenekleri yeterince gelişmemiştir.
Elbette Allah hepsini toptan cehenneme atmayacaktır; fakat çoğunun ziyanda olduğunu Allah söylüyor. Ziyanlarının derecelerini, seviyelerini, mahiyetlerini, keyfiyetlerini, sayılarını, niteliklerini Allah bilir. Ama şu kesin ki hepsi de “Eyvah! Biz kimlerin peşinden gitmişiz! Kimleri dost edinmişiz! Allah’tan başka şefaatçiler, Allah’ın hadisinin (sözünün) üstüne hadis koyan sözcülerin sözlerini din edinmişiz!” diyeceklerdir.
Onun için ben sizlerin kimlik Müslümanlığını, mezhep Müslümanlığını, tarikat Müslümanlığını, ata Müslümanlığını bırakıp; her birinize teker teker inen ve sizleri teker teker şahsiyet kılan, sorumlu kılan Kur’an Müslümanlığına, Kur’an’da anlatılan ve Allah’ın “Tamamladım ve hiçbir şeyi eksik bırakmadım” dediği Kur’an’daki dine çağırıyorum. Ve elbette kendi nefsimi de bu çağrıdan muaf tutmuyorum.
Ben; akleden, dert eden, sorumluluk alan, yetimi gözeten, tüm kötülüklere iyilikle direnen, kelle keserek adam eksiltmeyi değil insan kazanarak yürek çoğaltmayı önceleyen, kendine ait bir perspektifi, bir fikri olan, kendi aklından, vicdanından, birikiminden hasıl olan fetvaları olan, insanlığın ortaklaşa ürettiği erdeme, fazilete, değerlere sahip çıkan, çalışkan, üretken, paylaşan, tüm ibadetleri Allah için olan, namazı kendisini iyi insan yapmış, ibadetleri kendisini bir yoksulun kapısına dikme motivasyonu, bir zalimin karşısına çıkma gücü kazandırmış Müslüman ve Müslüman toplulukları için gayret ediyorum. Gücüm nispetinde bu hayalim için kalem oynatmaya, okumaya, anlamaya, anlatmaya çalışıyorum.
Bunu kendime dert edindim, iş edindim. Ama bu dert sadece benim değil, bu dert hepimizin derdi olmalı. Bu iş hepimizin işi olmalı. Görüyorum ve şükrediyorum ki sadece ben değilim bu derdin sahibi, bu işin bahtiyar hamalı… Sayımız gittikçe artıyor ve iyiliğin kötülüğe galip geleceğine yürekten inanıyorum.


