Bu yıl kar biraz fazla yağdı diye insanlar yolda yürüyemez, iş yapamaz oldu. Eski yıllar çabuk unutuldu. Oysa eskiden kış sadece bir mevsim değildi. Kış, insanın kendini ölçtüğü bir zamandı. Kar yağdığında dünya sessizleşirdi. Üç metreyi bulan kar, yalnızca yolları değil, aceleyi de kapatırdı. Sesler yutulur, zaman yavaşlardı. Beyazın içinde kalan sadece soğuk değildi; sabır vardı, beklemek vardı, birbirine yaslanmak vardı. Hayat durmazdı ama ağırlaşırdı. O ağırlık insanı ezmezdi; olgunlaştırırdı. Biz çocuktuk. Okula gitmek için okulun çatısından kardan merdiven yapılırdı.
Kapı yerini kaybetmişse çare belliydi: yukarıdan inilecekti. Basamak basamak, düşe kalka ama mutlaka birlikte. O merdivenden inerken korkmazdık. Çünkü o merdiven tek kişinin değil, herkesin emeğiydi. Ayağın kayarsa bir el uzanırdı. Kış kimseyi tek başına sınamazdı. Sınıfa girdiğimizde nefeslerimiz buhar olurdu. Soba hemen yanmazdı. Defterler soğuktan zor açılırdı. Parmaklar uyuşurdu ama ders yapılırdı. Çünkü o günlerde okula gelmek bile başlı başına bir başarıydı. Gelmişsen, öğrenmek zorundaydın. Bahane yoktu; imkân vardı, emek vardı. Teneffüslerde kar diz boyuydu. Düşerdik, kalkardık. Kızaklarımız hazır alınmazdı. Abilerimiz, babalarımız yapardı. Eğri tahta düzeltilir, çivi dikkatle çakılırdı. Her kızak biraz farklı olurdu ama hepsi aynı neşeyi taşırdı.
Yokuş yukarı çıkmak zordu ama aşağısı uçuştu. Kış, düşmeyi öğretirdi ama kalkmayı daha çok öğretirdi. Topaçlarımızı buzun üstünde yarıştırırdık. Dönen topaçlara bakarken zaman da dönüyordu sanki. Kiminki daha uzun döner diye değil; hangisi sabredecek diye bakardık. Bazen oyuncağımız bile olmazdı. O zaman ineklerin tüylerini tarar, avuç avuç toplar, top haline getirirdik. O yün topla okul bahçesinde oyunlar kurardık. Ne kale lazımdı ne forma. Kimse “bu oyun olmaz” demezdi. Oyun oyundu. Çocukluk pahalı değildi. Millî Eğitim’den kuruyemiş haberi ulaştı mı, altı kilometrelik yol başlardı. Öğretmen öne düşer, biz arkasına dizilirdik.
Atlı, eşekli kızaklarla karayoluna iner, dönüşte halay çekerdik. Paketler alınır, okula taşınırdı. Öğretmen pay ederdi. Kim ne kadar aldı diye bakılmazdı. Herkesin nasibi olurdu. O gün öğrenirdik: Paylaşmak, adaletin en sessiz hâlidir. Ertesi gün soba yanacaksa, herkes evinden tezek getirirdi. Kimse “ben getirdim” demezdi. Çünkü soba bir evin değil, bir sınıfın, bir köyün işiydi. Yanmazsa herkes üşürdü. Isınmak bir hak değil, bir sorumluluktu. Köylü hayvanını sulamak için dereye indirirdi. Sabahın köründe kuzular analarıyla buluşur, doyunca ayrılırdı. Koyunlar karın üzerine serilen ota yönelirdi. Sürünün içinde mutlaka nöbetçi bir rençber olurdu. Kurt korkutmazdı; ihmal korkuturdu.
Evlerin reisleri ihtiyaç için kafile kurardı. Tek başına gidilmezdi. Bulanık’a gidilir, bir gün kalınır; ertesi gün Muş’a giden minibüsle dönüş başlardı. Köy hizasında inilirdi. Kızaklar karşılamaya gelirdi. Şehirden gelen ne varsa paylaşılırdı. Kim ne aldı diye değil, kime ne lazım diye bakılırdı. Fırtınada ayakkabısı buz tutan olurdu. Eve varınca hanımlar önce soğuk suyla, sonra karla ayakları çözerdi. Acıyı da bilgiyi de hayat öğretirdi. Kimse kimseye nutuk çekmezdi. Tandır yakılan günler başka olurdu. Çocuklar başına üşüşür, sıcacık ekmeğin içine tereyağı ve peynir konurdu. Ne tabağa gerek vardı ne sofraya. Ekmek elindeyse, dünya yerli yerindeydi. Kış sertti ama şükür vardı. Birlik vardı. Komşuluk vardı.
Yılbaşı geldi mi çocuklar torbalarını alır, kapı kapı dolaşırdı. Kimi buğday koyardı, kimi arpa, kimi yumurta. Sonra bakkala gidilir; bisküvi, lokum, şeker alınırdı. Hepsi azdı ama sevinç büyüktü. Çünkü o sevinç kazanılmıştı. Bugün kar belki daha az yağıyor. Ama asıl eksilen, o karın öğrettikleri.
Sabır eksildi.
Kanaat eksildi.
Birlikte üşüyebilme cesareti eksildi.
Yollar açık ama insanlar kapalı.
Her şey var ama yetmiyor.
“Eski kışlar” dediğimiz şey bir nostalji değil.
Bir hayat terbiyesi.
Unutursak mevsimler değişir.
Ama biz eksiliriz.

