Tuhaf bir başlık. Anlamadınız, değil mi! Haklısınız. Anlatayım. Ben 1990'lı yıllarda Muş’a bağlı ilçemiz Bulanık’ta İmam Hatip Lisesi okuyorum. Okul saatleri dışında ara sıra gittiğimiz bir kütüphane ve medrese nizamına sahip ve içinde Kur’an'ın öğretildiği, Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Risale-i Nur kitaplarının okunduğu bir Nur Dershanesi vardı.
O dönemde bizim gibi, kitap-okuma kültürünün olmadığı köy ortamından gelmiş gençler için o dershane, değişik okullardan gelen gençler, uğrayan Seydalar, öğretmenler ve esnaflarla bir toplumsallaşma imkanıydı. Şimdi geriye dönüp baktığımda küçük bir ilçede mahrumiyet şartlarındaki o mekânın, resmi, şekli ve zorunlu olan okul eğitimi yanında, gönüllülük esaslı, ruha dokunan, iman-ahlak telkin edici işlevini daha iyi anlıyorum. Hele o dönem Bulanık’ın çatışmalı ortamı ve bölgede yaygın olup toplumumuza yabancı olan ideolojilerin saptırıcı ve yabancılaştırıcı atmosferini düşününce, bu ortamın şahsım adına bir nimet olduğunu söyleyebilirim.
Dershanede özellikle yemek yerken veya çay içerken gereksiz malayani konuşmalara dalmamak için gençler sıra ile ayet, hadis ya da vecize denilen Nursi’nin sözlerini söylerlerdi. Bir gün yine çay içerken sırası gelen bir genç bir vecize okudu ki hepimiz apışıp kaldık, bir şey anlayamadık bundan. Vecize şuydu:
“Lezâiz çağırdıkça, 'Sanki yedim.' demeli. 'Sanki yedim'i kendine düstur yapan bir adam 'Sanki yedim' namındaki bir mescidi yiyebilirdi, yemedi."
Meğer Üstad B.S.Nursi tarihi bir olaya göndermede bulunarak tutumlu olma ve eldeki imkanları israf etmeme dersi veriyormuş burada.Tarihi olay şu: Bir kişi canı lezzetli bir şey çektiğinde “sanki yedim” diyerek ona ödeyeceği parayı bir kenara koyup biriktirmiş. Ömrünün sonunda bakmış ki bayağı büyük bir sermaye oluşmuş. Bunu ne yapayım derken aklına bu parayla bir cami yapıp adını da “Sanki Yedim Camisi” koymak ve ardından böyle bir eserle bu hikayedeki dersi kalıcı kılmak fikri gelmiş.
Vecizenin açık anlamı şu: Lezaiz çağırdıkça, yani lezzetli şeyleri canımız çektikçe, “sanki yedim” demek gerekir. Bu sözü kendine prensip edinen biri “Sanki Yedim” adındaki camii yiyebilirdi, yani o parayı canı istediği her lezzetli şeye verip bitirebilirdi ama yemedi ve sonunda “Sanki Yedim Camisi” ortaya çıktı. Bu Cami de İstanbul’da imiş
Ben 1996-97 lerde İstanbul’a üniversite okumak için gittiğimde en çok merak edip görmek istediğim yerlerden biri de bu cam idi. Bir gün birkaç üniversiteli arkadaşla bu camiyi ziyarete gitme kararı aldık. Fatih semtinde dediler. Gittik, Fatih Camisinin bir iki sokak altında, Siirtliler/Kadılar Pazarına yakın ve surların hemen yanında küçük ve şirin mi şirin bir cami. Caminin giriş kapısında aynen şu yazıyor: "XVII. asırda yapıldığı tahmin edilen caminin bânisinin Keçeci Hayreddin veya Adanalı Şakir Efendi olduğu; bu zatın, 'Sanki yedim.' diyerek biriktirdiği parayla bu mescidi yaptırdığı rivayeti bilinmektedir". Google’dan “Sanki Yedim Camii” şeklinde arandığında bir çok görseliyle karşılaşırsınız.
Ben sonraki hayatımda bu sözün yol gösterici faydalarını çok gördüm. Özellikle kitap alma konusunda. Daha lisede iken biriktirdiğim harçlığın çoğunu kitaba harcardım. Çoğu arkadaş yiyecek içecek şeylere harcarken ben mümkün olduğunca kitap alırdım. Özellikle Kürtçe kitap. 1990lı yıllarda Kürtçe'nin önündeki yasaklar yeni yeni kalkıyor. Bu dilde kitap basımı daha yeni serbest olmuştu. O sıralar Nursi’nin bir kitabında okuduğum-Kürtlere hitap edip Kürtçe ile ilgili söylediği-bir sözü benim bu dilde yazılmış kitaplara ilgimi ve duyarlılığımı artırdı. Söz şuydu:
"İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim ediyor.Hem de ‘lisan-ı maderzad’ denilen, eşia-i hissiyat-ı milliyeninmâkesi ve semerat-ı edebin şeceresi ve âb-ı hayat-ı maarifin cedavili ve kıymet ve tekemmülünüzün mizan-ı itidali ve doğrudan doğruya herkesin vicdanına karşı menfez açmakla hayt-ı şuaı gibi tesiratıilka edici (ihmalinizle gayet müşevveş ve bazı dalları aşılanmış olan) lisanınız, şecere-i tuba gibi bir şecerenin tecellisine müstaid iken, böyle kurumuş ve perişan kalmış ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nakış kalmış olduğundan, lisan-ı teessüfle lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şikayet ediyor.”
Nursi’nin bu ifadelerinin günümüz Türkçesi ile anlamı şu: “Bir toplumun ana dili, o toplumun geçmiş ve geleceğini yansıtan kaderidir. Örf ve ananesi, tecrübe ve birikimi dile yansır ve onunla geleceğe aktarılır. Öyle ise bir insanın doğup büyüdüğü kültür ve dil, insanın düşünce ve duygularında önemli bir hoca ve mekteptir. Kişi anasından ve ailesinden öğrendiği dil ile karakter kazanır. Ana dilin verdiği mesaj ve berraklık sonradan öğrenilen dilde yoktur. Öyle ise her kavim kendi dilini, ilmi bir surette geliştirip belli bir edebi kalıba sokmalıdır.Diliniz KürtçeTuba ağacı gibi köklü ve görkemli bir yapıya sahipken, böyle kaderine terkedilmiş, unutulmuş ve sahipsiz haliyle, sizi esefle kınıyor, sizi milli duygularınıza şikayet ediyor.”
Nursi’nin özellikle “Diliniz Kürtçe Tuba ağacı gibi köklü ve görkemli bir yapıya sahipken, böyle kaderine terkedilmiş, unutulmuş ve sahipsiz haliyle sizi esefle kınıyor, sizi milli duygularınıza şikayet ediyor” cümlesi bana çok dokunuyordu. Bu söz, müezzinlik-imamlık ve avukatlıktan sonra yaptığım ve en çok sevdiğim (ve) 3. mesleğim olan şu anki görevimin de kaynağıdır diyebilirim. Çünkü bu motivasyonla dil üzerine yaptığımız çalışmalar yeni hizmet ve çalışma kapıları açtı.
Tabi “lezzetler çağırdıkça sanki yedim demeli” prensibi sonucu aldığım kitaplarla lise döneminde evimizde ilk defa kitaplık oldu. Zamanla kitaplar arttı. Evde Kürtçe kitapların artması aileyi tedirgin etti sonunda. Çünkü şiddet ve terörün yoğun olduğu o çatışmalı dönemde bazen evler askerlerce aranıyordu. Kürtçe kitaplar örgüt dokumanı olarak ta bazen değerlendiriliyordu. Sen Kürtçe kitapların örgüt dokumanı olmadığını anlatıp ispatlayana kadar karakoldan kolların kara kara ve bir yerin sakat olarak eve dönebiliyordun. Onun için ailem ben bir gün evde yokken sevgili Kürtçe kitaplarımın bir kısmını tandıra atıp yakmışlardı. Eve dönüp kitaplarımı bulamayınca öyle bir ağladım öyle bir ağladım ki öyle ağladığımı hiç hatırlamıyorum. Başıma toplanan anne babam kardeşler söz sana bu kitapları yine alacağız demeleriyle biraz teskin oldum. Kitaplar yanarken annem pişman olup hala tam yanmamış bazı kitapları kurtarmıştı.
Ben üniversite okuduğum yıllarda tabi kitaplar daha da arttı. Annem iki de bir endişelenip “Kurêmin tu yê evqas kitêb çi bikî? Ka em hinekê wan bişewitînin / Oğlum bu kadar kitabı ne yapacaksın? Birazını yakalım” diye bu sefer ikna ile tehlikenin büyüklüğünü anlatmak istiyordu. Asla anne. İnşaallah bir şey olmaz derdim. Allah’a şükür bir şey de olmadı.
2013 yılında nasip olup ben Muş Alparslan Üniversitemiz Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümünde göreve başlayınca o kitaplar bizim ders materyalimiz oldu. Tabi Kürtçe yasağı büyüklerimiz üzerinde öyle etki etmiş ki göreve başladığım ilk aylarda babam ve rahmetli annem iki de bir “Kurêmin tu dersa bi Kurdî didî û van pirtûkên Kurmancî didî xwendin, dewlet te negre gelo?/ Oğlum sen Kürtçe ders verip bu Kürtçe kitapları okutuyorsun, devlet seni tutuklamasın mı?” diye endişeli sorular sorarlardı.
Tabi yıllar geçti Kürt Dili de Türk dili gibi ülkemizin bir rengi ve zenginliği, Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümümüz de Arap Dili, İngiliz Dili, Türk Dili gibi normal bir bölüm olduğu görüldükçe bu endişeler de ortadan kalktı. Rahmetli annem arada bir derdi “Ca hikmeta Xwedê binêre, ewpirtûkên me ji tirsa dewletê digot em bişewitînin, îro mektebên dewletêda têne xwendin. Xwedêkirî te nehişt, me neşewitand /Allah’ın hikmetine, kaderin garip cilvesine bak ki devlet korkusundan yakalım dediğimiz Kürtçe kitaplar bugün devlet okullarında okutuluyor. İyi ki yakmamıza izin vermedin, yakmadık”.
O yangından kurtulmuş Kürtçe kitaplardan birkaçını yıpranmış halleriyle birkaç yıl önceye kadar da üniversitemiz Kürt Dili bölümümüzdeki derslerde materyal olarak kullanıyordum. Öğrenciler bana “Mamoste derdorên vê pirtûkê çima wisa şewitiye? / Hocam bu kitabın kenarları neden böyle yanık?” diye sorarlardı. Ben de tebessümle kitabı kaldırarak “Hevalên hêja, ev pirtûk xazî ye, xazî / Değerli arkadaşlar bu kitap gazidir gazi” diye karşılık verirdim…
“Lezzetler çağırdıkça sanki yedim demeli” prensibini benim gibi bazıları sonradan öğrenip hayatına tatbik etmeye çalışır. Bazıları da Allah vergisi bir şekilde doğuştan uygular. Ben henüz bu prensibi bilmediğim ortaokul döneminde sınıf arkadaşlarımız, Sadık, İhsan, M. Nuri Çay, Hüseyin Öğe, Ahmet Aysel, vs.lerle Muş’a gelip yatılı-bursluluk sınavına katıldık. Hepimiz o yıl bursluluk kazandık. Ben ve sınıf arkadaşlarımızın çoğu o yıl her ay aldığımız bursu yiyecek içecek şu-bu derken hepsini bitirdik. Sınıf arkadaşım ihsan ise şu an bir ilde müftüdür, her ay aldığı bursla altın alıyor. Artık lise sona gelmişiz. İhsan bir gün biz sınıf arkadaşları evlerine davet etmişti. Bendim, değişik yerlerde hakimlik-savcılık yapan Metin, şu an Bulanık’ta imamlık yapan Hanefi ve o ara yolda karşılaştığımız, şu an hatırlamadığım okul arkadaşlarımızdan iki kişi daha vardı. İhsan’larda yemek, çay, sohbet muhabbet derken, bursu kim ne yaptı diye konuşulurken İhsan bir çanta getirip açtı bunlar bursumla aldığım altınlar, bilezikler dedi. Maşaallah dedik biz bursumuzu yiyip bitirirken sen ne güzel değerlendirmişsin dedik. Sonra çantayı alıp götürdü.
Biz evden gittikten sonra İhsan çantayı açıp bakıyor altınlar yok. İhsan bu durumu komşuları, Bulanık İmam Hatipte üç yıl bizden önde olup ortaokuldan sonra Muş İmam Hatip yatılı kazanıp bitirmiş ve o aralar İzmir Hukuk’ta okuyan Bulanık’a Artvin Şavşat’tan getirilip yerleştirilen ailelerden Piro dayının oğlu Mehmet Altun’a açıyor. Mehmet “İhsan sen Metin, Nevzat ve Hanefi’yi çıkar. O diğer iki arkadaş sana kötü bir şaka yapmış. Sen gidip onlara deki arkadaşlar ben sizin bana şaka yaptığınızı biliyorum, o altınlarımı getirin” de. İhsan da aynı şekilde davranıyor. Onlar da evet biz sana şaka yaptık deyip aldıklarını getirip geri veriyorlar. Bildiğim kadarıyla İhsan o altınları düğünü için de kullandı. Bu da “sanki yedim” ilkesinin başka bir örneği.
Muş İmam Hatipten Mehmet Altun demişken Altun’un Muş İmam hatip’teki ilginç bir olayını da aktararak bitirelim, Bulanık İmam Hatiple başladık Muş İmam Hatiple sonlandıralım. Mehmet Altun’un Muş İmam Hatip dönem arkadaşı Faysak Aysel anlattı sanırım. Söylediklerine göre Altun’un o dönem arkadaşları Abdulkerim Çay, Recep Argun, Mansur Işık, Feyat Asya, Atik Aydın, Cevdet Aydın v.s. Okul arkadaşlarının birbiriyle gırgır şamatası malum. Mehmet Altun Hukuk bitirmiş Bulanık’ta avukatlık yapıyor. Davalar için ara sıra Muş Adliyesine geliyor. Recep Argun’da Eğitim fakültesi bitirmiş, mezun olduğu Muş İmam Hatip’te öğretmenlik yapıyor. Bir gün Muş Adliyesindeki dava duruşması biten Mehmet Altun Muş İmam Hatipte öğretmenliğe başladığını duyduğu eski okul arkadaşı Recep Argun’u görüp eski günleri yad edelim der. Avukat olduktan sonra sarı ve boynuna kadar bıraktığı saçları ile Mehmet Altun tam bir bürokrat portresi. Derken takım elbisesi, kravatı ve elindeki avukat çantasıyla Muş İmam Hatipe gelir. Recep Argun’u sorar. Recep hoca biraz önce derse girdi derler. Hangi sınıf diye sorar, şu sınıf derler. Mehmet Altun direk sınıfa dalar. “Ben müfettiş Zeki bilmen ne” der. "Hocam siz de kendinizi tanıtır mısınız, hangi konuyu işliyorsunuz” diye sorar. Recep hoca da şok olmuş şekilde, heyecanlı ve titrek bir sesle kendini tanıtıp cevap verir. Altun öğrencilerle sohbet eder arada bir de döner Recep hocayı fırçalar. Ne biçim hocasın, insan böyle mi öğretir felan.” Amacına ulaştığını anlayınca tebessümle “Recep Mehmet Altun diye bir sınıf arkadaşın vardı hatırlıyor musun”der. Recep Hoca Mehmet Altun’u tanır ve “ Wey kurê Pirê beni madara ettin” diyerek bir tokat atar ama Mehmet yana çekilir. Sonra birbirlerine muhabbetle sarılırlar. Evet Namık Kemal’in dediği gibi 'Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer'

