Ayıp Arayanlar, Yayanlar ve İnananlar

Yayınlanma : 24 Mart 2026 15:55
Düzenleme : 24 Mart 2026 15:56

SERHED HABER- Toplumda en hızlı yayılan şey nedir diye sorsak, çoğu insan “haber” der. Oysa gerçek çoğu zaman o kadar hızlı yol alamaz. En hızlı yayılan şey; eksik bilgi, yanlış yorum ve kulaktan kulağa büyüyen yargılardır. Çünkü insanlar çoğu zaman gerçeği araştırmaktan çok, duyduklarına inanmayı tercih eder. İşte bu noktada insanın karakteri, vicdanı ve bakış açısı belirleyici olur.

“Kıskanç insanlar ayıp ararlar, cahil insanlar bunu yayarlar, aptal insanlar da buna inanırlar. İnsan olan insanlar da belki bilmediğim bir mazereti var der meseleyi kapatırlar.” anonim olan bu söz, aslında sadece  eleştiri değil; aynı zamanda toplumun aynasıdır. Herkes bu cümlenin içinde kendini bulur. Kimi yargılayan olur, kimi yayan, kimi inanan… Fakat çok azı gerçekten anlayan olur.

Kıskançlık, insanın iç dünyasında başlayan en sessiz fakat en tehlikeli duygulardan biridir. Bir başkasının başarısı, mutluluğu ya da sahip olduğu değerler; bazı insanlar için ilham kaynağı olmak yerine rahatsızlık kaynağına dönüşür. İşte bu rahatsızlık, zamanla kusur aramaya evrilir. Kıskanç insan, karşısındakini olduğu gibi görmek istemez; onu eksik, hatalı ya da kusurlu görmek ister. Çünkü ancak o zaman kendi içindeki eksikliği bastırabilir.

Ancak kıskançlığın tek başına gücü yoktur. Onu büyüten ve yaygınlaştıran cehalettir. Cehalet, sadece bilgisizlik değildir; aynı zamanda sorgulamamaktır. Araştırmadan, düşünmeden, “Acaba doğru mu?” diye sormadan kabul etmektir. Cahil zihinler, duyduklarını süzgeçten geçirmez. Aksine, onları süsleyerek ve büyüterek başkalarına aktarır. Böylece küçük bir söz, kısa sürede koca bir “gerçek” gibi dolaşmaya başlar.

Ne yazık ki günümüzde bir başka ciddi sorun daha var: İnsanların başarılarından çok özel hayatlarına odaklanmak… Birinin ortaya koyduğu emek, elde ettiği başarı ya da topluma kattığı değer yerine; özel yaşamındaki en küçük detaylar, zaaflar ya da kusurlar daha çok konuşuluyor. Sanki bir insanı değerlendirmek için yaptığı işler değil, gizli kalması gereken hayatı ölçü alınıyor. Oysa bu yaklaşım hem adil değildir hem de insan onurunu zedeleyen bir tutumdur. Çünkü kimse kusursuz değildir ve hiç kimsenin özel hayatı, başkalarının diline düşecek bir malzeme değildir.

Daha da tehlikelisi ise sorgulamadan inananlardır. Çünkü bir yalanı güçlü kılan, onu söyleyen değil; ona inanan kalabalıklardır. Düşünmeden kabul eden, araştırmadan paylaşan, dinlemeden hüküm veren insanlar; yanlışın en sağlam zemini haline gelir. Bu durum sadece bireyleri değil, toplumun tamamını etkiler. Güven duygusu zedelenir, insanlar birbirine şüpheyle bakar ve en önemlisi, adalet duygusu yara alır.

İşte tam da bu noktada, İslâm ahlâkının ortaya koyduğu ölçü son derece nettir. İslâm, başkalarının kusurlarıyla meşgul olmayı değil; önce insanın kendi eksiklerini görmesini ve onları düzeltmeye çalışmasını öğütler. Kusur aramak yerine kusur örtmek, ayıbı yaymak yerine onu gizlemek esastır.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allah da kıyâmet günü onun ayıbını örter. Kim de müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa, Allah da onun ayıbını açığa vurur. Hattâ evinin içinde bile olsa, onu ayıbıyla rezil eder.”

Bu hadîs-i şerif, aslında bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz ahlâkî ölçüyü bizlere açıkça göstermektedir. Bir insanın kusurunu yaymak kolaydır; zor olan onu örtmek, görmezden gelmek ve ıslahı için dua edebilmektir. Çünkü gerçek erdem, başkasını küçük düşürmekte değil; onu koruyabilmektedir.

Fakat tüm bu karmaşanın içinde hâlâ bir çıkış yolu vardır: İnsan kalabilmek değil mi?

Gerçek anlamda insan olan kişi, bir olay duyduğunda hemen hüküm vermez. “Doğru mu?”, “Acaba eksik bir tarafı var mı?”, “Ben olsaydım ne hissederdim?” diye sorar. Empati kurar, anlamaya çalışır. Belki de en önemlisi şunu der: “Benim bilmediğim bir sebep olabilir.” İşte bu cümle, insan olmanın en sade ama en güçlü göstergesidir.

Çünkü hayat, dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. Her insanın içinde taşıdığı bir yük, anlatmadığı bir hikâye ve görünmeyen bir mücadelesi vardır. Biz çoğu zaman sadece sonuca bakarız; o sonuca nasıl gelindiğini bilmeden yargılarız. Oysa adalet, sadece gördüğüne değil; görünmeyeni de hesaba katabilmektir.

Bugün sosyal medyada, kahvehane sohbetlerinde, sokakta ya da iş yerinde; insanlar hakkında ne kadar kolay konuşulduğunu görüyoruz. Bir cümleyle insanlar ya göğe çıkarılıyor ya da yerin dibine batırılıyor. Oysa bir insanı anlamak zaman ister, emek ister, vicdan ister.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Ben hangi taraftayım?

Ayıp arayanlardan mı, yayanlardan mı, sorgulamadan inananlardan mı…

Yoksa durup düşünen, anlayan ve yargılamadan önce vicdanına danışanlardan mı?

Unutmamak gerekir ki; insan olmak sadece nefes almak değildir. İnsan olmak; başkasının hatasında kusur değil, bir sebep arayabilmektir. İnsan olmak; duyduğuna değil, doğruluğuna değer vermektir. Ve en önemlisi, insan olmak; bilmediğin bir hikâyeyi yargılamamaktır.

Çünkü bazen en büyük erdem, konuşmak değil… susup anlamaya çalışmaktır.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.
  • Ferhat Coşkun25 Mart 2026 09:52

    Topluma ilaç gibi gelecek, çok duru çok güzel bir analiz olmuş. Keyifle okudum. Kaleminize sağlık

  • A.çağlar24 Mart 2026 16:49

    Selam çok değerli kardeşim kendini bilmezlere iyi bi cevap ama ne yazıki fitneden fesatlıktan çok af buyur havlamaktan bi işi olmayanlar bu gibi yazıları kür oldukları için gütmez ,sağır oldukları için duymaz Mehmet cim