SERHED HABER- Dinin siyasetle hiçbir ilişkisinin olmamasını istemek, tarihsel gerçeklikle tam örtüşen bir yaklaşım değildir. Çünkü din, toplumların sadece inanç dünyasını değil; ahlak düzenini, aidiyet biçimlerini, otorite algısını ve toplumsal meşruiyet anlayışını da etkileyen güçlü bir sosyolojik alandır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da bir yandan devleti “laik” bir hukuk devleti olarak tanımlar, öte yandan din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alır. Yani modern devlet düzeni, dini yok saymaz; onu siyasal tahakkümün aracı olmaktan koruyacak bir çerçeve kurmaya çalışır.
Tam da bu nedenle asıl mesele, din ile siyasetin temas edip etmemesi değildir. Asıl mesele, bu temasın ahlaki bir rehberlik düzeyinde mi kaldığı, yoksa iktidar üretme ve muhalefeti bastırma aracına mı dönüştüğü sorusudur. Bugün yaşadığımız temel kırılma da burada başlamaktadır. Çünkü siyaset, topluma hizmet üretme alanı olmaktan çıkıp, giderek “kutsal olanı temsil etme” iddiası üzerinden kendine ayrıcalıklı bir konum inşa etmektedir.
Bir başka ifadeyle, artık sadece yönetmek yetmiyor; aynı zamanda “makbul inancı”, “makbul kimliği” ve “makbul toplumu” tanımlama yetkisi de siyasetin eline geçmek isteniyor. Bu ise demokrasinin doğasını bozan bir gelişmedir. Çünkü demokratik siyasette iktidar, eleştirilebilir olmak zorundadır. Oysa siyaset kendisini dini semboller, kutsal kavramlar ve manevi aidiyetler üzerinden kurduğunda, eleştiri kolayca “siyasi itiraz” olmaktan çıkarılıp “değerlere saldırı” gibi sunulabilir. Böylece iktidar, performansıyla değil, kutsalla kurduğu sembolik bağ üzerinden korunmaya çalışılır. Bu, siyasal alanın rasyonel zeminden duygusal sadakat zeminine kaydırılmasıdır.
Burada çok kritik bir ayrım vardır: Din topluma anlam verir; siyaset ise topluma düzen vermek zorundadır. Biri insanın vicdanını, diğeri kamusal hayatı ilgilendirir. Bu iki alan birbirine tamamen yabancı değildir; ancak biri diğerinin yerine geçtiğinde düzen bozulur. Siyaset dini tamamen kendi hizmetine soktuğunda, din ahlaki bir ölçü olmaktan çıkar ve iktidarın propaganda diline dönüşür. Böylece kutsal olan, hakikati yükselten bir kaynak olmaktan ziyade, iktidarı koruyan bir kalkan haline gelir.
Bu noktada siyaset neden dine bu kadar ihtiyaç duyar sorusu önemlidir. Çünkü din, sadece bir inanç sistemi değildir; aynı zamanda güçlü bir meşruiyet deposudur. Ekonomik krizlerin, adalet tartışmalarının, liyakat sorunlarının ve yönetim zaaflarının arttığı dönemlerde siyaset, somut başarılarla değil sembollerle ayakta kalmaya yönelir. Proje üretemeyen, refah artıramayan, adalet hissini güçlendiremeyen siyasal yapılar çoğu zaman toplumu kimlikler üzerinden tahkim etmeye çalışır. O zaman da “ne yaptın?” sorusunun yerini “kimdensin?” sorusu alır. Bu, yönetim krizinin kimlik siyasetiyle örtülmesidir.
Böyle bir düzende seçmen yurttaş olmaktan uzaklaşır, cemaatsel veya kimliksel bir kitlenin parçasına dönüşür. Artık tercihler, hizmet kalitesine göre değil, aidiyet sadakatine göre şekillenir. Siyasetçinin başarısı icraatla değil, kendi tabanında oluşturduğu manevi dokunulmazlıkla ölçülmeye başlar. Bu da denetimi zayıflatır. Çünkü kutsalla çevrelenmiş iktidar, hesap vermeyi bir zorunluluk değil, kendisine yapılmış bir saygısızlık gibi göstermeye meyleder.
Burada dinin kendisi kadar, dinin temsil dili de önemlidir. Dini referanslar kamusal alanda yer alabilir; bu bir toplumun doğal gerçeğidir. Ancak dini söylemin sürekli bir siyasi mobilizasyon aracına dönüşmesi, toplumu hakikat üzerinden değil, duygusal refleksler üzerinden yönetir. Bu noktada vatandaş düşünmez; taraf olur. Tartışmaz; saf tutar. Değerlendirme yapmaz; savunma yapar. Bunun sonucunda siyasal bilinç gelişmez, siyasal taraftarlık gelişir.
Daha da önemlisi, din üzerinden kurulan siyaset sadece rakiplerini dışlamaz; zamanla kendi kitlesini de daraltır. Çünkü bir kez “hakikatin tek temsilcisi” iddiası ortaya atıldığında, aynı inanç dünyasını paylaşan ama farklı siyasi düşünen insanlar da kolayca ötekileştirilir. Böylece toplum, inananlar ve inanmayanlar diye değil; “bizim gibi inananlar” ve “öteki gibi inananlar” diye parçalanmaya başlar. Bu, dini birleştirici değil ayrıştırıcı bir enerjiye dönüştürür.
Meseleyi daha derinleştirdiğimizde şunu görürüz: Dinin siyasette araçsallaştırılması sadece bir söylem sorunu değildir; aynı zamanda bir iktidar mühendisliği sorunudur. Çünkü kutsal referanslar, siyasete üç büyük avantaj sağlar. Birincisi, tabanı duygusal olarak konsolide eder. İkincisi, eleştiriyi ahlaken şüpheli hale getirir. Üçüncüsü, başarısızlığın üzerini sembolik üstünlükle örter. Böylece iktidar, somut performansından bağımsız biçimde kendi etrafında bir sadakat halkası oluşturabilir.
Fakat bunun maliyeti ağırdır. İlk kaybeden, dinin kendisidir. Çünkü sürekli siyasi dolaşıma sokulan kutsal dil, bir süre sonra samimiyetini yitirir. İnsanlar dini, hakikatin ve ahlakın çağrısı olarak değil; siyasi kampanyanın parçası olarak duymaya başlar. Bu da özellikle genç kuşaklarda ciddi bir yabancılaşma doğurur. Onlar çoğu zaman dine değil, din adına kurulan siyasi dile mesafe koyar. Ancak uzun vadede ikisi birbirine karıştığı için inanç alanı da yıpranır.
İkinci büyük kayıp, siyasetin kendisidir. Çünkü kutsalı fazlaca kullanan siyaset, kendini denetlenebilir bir kamusal faaliyet olmaktan uzaklaştırır. Oysa siyaset, sonuçlarıyla ölçülmelidir: adalet üretiyor mu, yoksulluğu azaltıyor mu, eğitimi güçlendiriyor mu, gençlere gelecek sunuyor mu, liyakati koruyor mu? Bunların yerine “değerler”, “maneviyat”, “yerlilik”, “aidiyet” gibi soyut başlıklar geçirildiğinde, kamusal tartışma teknik niteliğini kaybeder. Sonuçta toplum, kötü yönetimi bile kutsal bir paket içinde satın almaya zorlanır.
Üçüncü ve belki de en ağır kayıp, toplumsal birliktir. Çünkü din üzerinden sürdürülen siyaset, görünüşte birleştirici gibi dursa da pratikte sürekli sınır çizer. Kim daha makbul, kim daha içeride, kim daha dışarıda soruları çoğalır. Böylece vatandaşlık ortak paydası zayıflar; yerine kimlik blokları oluşur. Toplum ortak sorunlarda birleşmek yerine semboller etrafında cepheleşir. Ekonomi, eğitim, hukuk, işsizlik, göç, yolsuzluk, kurumsal çürüme gibi gerçek meseleler geri planda kalır. Çünkü kimlik siyaseti, çözüm üretmekten daha ucuz ve daha işlevseldir.
İşte bu yüzden bugün asıl tartışılması gereken şey, “din kamusal alanda olsun mu olmasın mı” gibi yüzeysel bir soru değildir. Asıl soru şudur: Din, ahlaki ufuk veren bir değer olarak mı kamusal hayata yansıyor; yoksa iktidarın kendini dokunulmaz kılması için mi kullanılıyor? Bu soruya vereceğimiz cevap, sadece siyasal düzeni değil, toplumun vicdanını da belirleyecektir.
Gerçek cesaret, dini daha çok anmak değildir. Gerçek cesaret, dini siyasal rekabetin kirinden uzak tutabilmektir. Gerçek cesaret, kutsala sığınarak iktidar üretmek değil; adalet, şeffaflık, hukuk ve liyakatle güven üretmektir. Çünkü kolay olan, kalabalıkları dini ve duygusal sembollerle harekete geçirmektir. Zor olan ise kurallarla yönetmek, eleştiriye açık olmak ve adalet duygusunu canlı tutmaktır.
Sonuç olarak din ile siyaset arasında tarihsel bir temasın varlığı inkâr edilemez. Ancak bu temas, siyasetin kutsalı sömürmesine dönüştüğünde hem din kirlenir hem toplum ayrışır hem de devlet zayıflar. Sağlıklı olan, dinin topluma ahlaki derinlik sunması; siyasetin ise meşruiyetini kutsal temsilden değil, adaletli yönetimden almasıdır. Çünkü bir ülkede inanç ne kadar yüce olursa olsun, onu gerçekten koruyacak olan şey slogan değil hukuk; nümayiş değil adalet; kutsalın adı değil, hakkın teslimidir.

