SERHED HABER- Bu hayatta geri döndüremediğimiz tek bir sermayemiz var: Zaman.
Para kaybedilir, yeniden kazanılır. Herhangi bir eşya kırılır, yenisi alınır. Bir fırsat kaçar, başka bir fırsata kapı aralanır Fakat geçen bir dakika, bir saat, bir gün ve bir yıl… Bir daha geri gelmez.
Belki de hayatımızdaki en büyük yanılgılardan biri, bu eşsiz sermayeyi nereye harcadığımızı yeterince sorgulamamamızdır.
Bizi görmeyen insanların yanında yıllar geçiririz.
Sesimizi duymayanlara kendimizi anlatmaya çalışırız.
Çabamızı fark etmeyenlerin gönlünü kazanmak için daha fazla çaba gösteririz.
Ve çoğu zaman bütün bunları yaparken kendimizden ne kadar eksildiğimizi fark etmeyiz.
Çünkü bizler, verdiğimiz emeğe kolay kolay kıyamayız.
Yıllarını verdiğimiz bir dostluktan, bir ilişkiden, bir çevreden veya bir mücadeleden vazgeçmek bizeağır gelir. “Bunca yıl boşuna mı geçti?” diye düşünürüz.
Aha tam da burada önemli bir yanılgıya düşeriz: Geçmişte verdiğimiz çaba, gelecekte de aynı yerde kalmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Her kapıyı çalmak, her kapının açılacağı anlamına gelmez, hayat bazen bize aynı kapıyı defalarca çaldırır.
Belki bir gün açılır diye bekleriz.
Belki bizi fark ederler diye düşünürüz.
Belki söylediklerimizin, yaptıklarımızın ve fedakârlıklarımızın bir gün karşılığını bulacağına inanırız.
Ama bazı kapılar açılmak için değil, bize artık orada beklemememiz gerektiğini öğretmek için vardır.
Biz sürekli kendimizi açıklamak zorunda bırakan insanlarla ilişkilerimizde bir süre sonra yorulmaya başlarız.
Zira sürekli anlatmak zorunda kalıyorsak, sürekli kendimizi kanıtlamaya çalışıyorsak, sürekli “Ben de varım” demek zorunda hissediyorsak, orada sağlıklı bir bağdan söz etmek giderek zorlaşır.
İnsan, görülmediği yerde zamanla kendisini de göremez hale gelir.
Görülmemek insanı neden bu kadar yorar?
Çünkü insan sadece sevilmek değil, fark edilmek ister.
Bir çabanın görülmesini…
Bir sözünün duyulmasını…
Bir yokluğunun fark edilmesini…
Kimi zaman küçücük bir teşekkürün, kimi zaman içten bir “Nasılsın?” sorusunun,kimi zaman da hiçbir şey söylemeden yanında durmanın değerini arar.
Halbuki bazı ilişkilerde insanın yaptığı her şey zamanla sıradanlaşır.
Verdiği emek görev kabul edilir.
Fedakârlığı mecburiyet gibi görülür.
İyiliği borç haline getirilir.
Ve en acıklısı, insanın yokluğu bile varlığı kadar önemsiz hale gelir.
İşte tamda bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi ? “Ben burada gerçekten değer görüyor muyum, yoksa sadece ihtiyaç duyulduğum için mi tutuluyorum?”
Bu iki şey birbirinden çok farklıdır.
Bir insanın bize ihtiyaç duyması, bize değer verdiği anlamına gelmeyebilir.
Biz değişmedik, belki de artık kendimizi daha net görüyoruz.
Hayatımızın kimi dönemlerinde kimi insanları kaybettiğimizde, “Ben nerede hata yaptım?” diye düşünürüz.
Oysa çoğu zaman ortada bir hata yoktur.
Sadece insanlar değişmiştir.
Ve yahut biz onları artık eskisi gibi görmüyoruzdur.
Bir zamanlar katlandığımız şeylere artık katlanamıyor olabiliriz.
Evvelce önemsemediğimiz davranışlar artık canımızı yakıyor olabilir.
Evvelce “olsun” dediğimiz şeylere artık “neden?” diye soruyor olabiliriz.
Bu her zaman kibir değildir.
Bazen bu, olgunlaşmanın ve kendine duyduğun saygının işaretidir.
Yaradılış gereği insan kendisini tanıdıkça sınırlarını da öğrenir.
Neyi hak ettiğini, neyi hak etmediğini…
Nerede durması gerektiğini, nereden gitmesi gerektiğini…
Kimin yanında kendisi olabildiğini, kimin yanında sürekli bir rol yapmak zorunda kaldığını…
Fransız düşünür yazar Montaigne, insanın kendi iç dünyasına dönmesini ve kendisini tanımasını hayatın önemli meselelerinden biri olarak görüyordu.
Montaigne'in düşüncesinde insanın kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarıyla kurduğu ilişkilerin de temelidir.
Zira insan kendisini tanımadan başkalarının ona biçtiği değerin peşinden koşar.
Başkalarının alkışıyla yükselir, ilgisizliğiyle çöker.
Birinin sevgisiyle kendisini değerli, bir başkasının sessizliğiyle değersiz hisseder.
Oysa insanın kendi değerini başkasının davranışlarına teslim etmesi, hayatının anahtarını başkasının cebine bırakması gibidir.
Biri isterse kapıyı açar, isterse kapatır.
Belki de asıl mesele burada başlıyor:
Kendi değerimizi başkasının bize nasıl davrandığına göre belirlememeyi öğrenmek.
Gitmek her zaman kaybetmek değildir
Toplum olarak gitmeyi çoğu zaman yenilgi gibi algılıyoruz.
Bir dostluktan uzaklaşınca “kaybetti” diyoruz.
Bir ilişkiden çıkınca “dayanamadı” diyoruz.
Bir çevreden ayrılınca “değişti” diyoruz.
Oysa bazen gitmek, kaybetmek değil; kendini yeniden kazanmaktır.
Bir insanı hayatımızdan çıkarmamız ona düşman olduğumuz anlamına gelmez.
Bir kapıyı kapatmamız, o kapının arkasında kötü insanlar olduğu anlamına da gelmez.
Bazen sadece artık oraya ait olmadığımızı anlarız.
Bazen huzurumuz, alışkanlıklarımızdan daha kıymetli hale gelir.
Bazen yıllarca taşıdığımız bir yükü yere bırakırız ve ilk kez omuzlarımızın ne kadar yorulduğunu fark ederiz.
Herkese kendimizi anlatmak zorunda değiliz
Hayatın belli bir döneminden sonra insan şunu öğreniyor:
Herkesin bizi anlaması gerekmiyor.
Herkes bizi sevmek zorunda değil.
Herkes yaptığımız iyiliği takdir etmek zorunda değil.
Herkes bizim değerimizi görmek zorunda da değil.
Ama bizim de kendimizi görmeyen insanların onayını kazanmak için ömrümüzü tüketmek zorunda olmadığımızı bilmemiz gerekiyor.
Zira insanın en büyük özgürlüklerinden biri, kendisini sürekli başkalarına açıklama zorunluluğundan kurtulmasıdır.
Bazen susmak, verilebilecek en güçlü cevaptır.
Yerine göre uzaklaşmak, söylenebilecek en anlamlı cümledir.
Yerine göre de hiçbir şey söylemeden kendi yoluna devam etmek gerekir.
Değer gördüğümüz yer, kendimizi küçültmek zorunda kalmadığımız yerdir.
Sağlıklı bir ilişkide insan sürekli diken üzerinde yaşamaz.
Her kelimesini tartarak konuşmaz.
“Acaba yanlış anlar mı?” korkusuyla kendisini susturmaz.
Bir parça ilgi görebilmek için kendisinden vazgeçmez.
Değer gördüğümüz yerde kendimiz olabiliriz.
Hata yaptığımızda da, başarılı olduğumuzda da…
Sessiz kaldığımızda da, konuştuğumuzda da…
Zira gerçek değer, insanı olduğu haliyle görebilmektir.
Bizi yalnızca işe yaradığımız zaman hatırlayanların değil, biz olduğumuz için yanımızda duranların kıymetini bilmeliyiz.
Ömrümüzü kimin yanında tükettiğimize dikkat edelim
Hayatın sonunda kimse bize kaç kişiyi memnun ettiğimizi sormayacak.
Kaç kişinin gönlünü almak için kendimizden vazgeçtiğimizi de…
Kaç kez sustuğumuzu, kaç kez görmezden gelindiğimizi, kaç kez değerimizi kanıtlamaya çalıştığımızı da…
Fakat biz kendi içimizde bütün bunların hesabını taşıyacağız.
“Keşke biraz daha kendim için yaşasaydım” dememek için bugün bazı şeyleri değiştirmek gerekiyor.
Belki bazı insanlardan uzaklaşmak…
Belki bazı beklentileri bırakmak…
Belki yıllardır taşıdığımız bir kırgınlığı geride bırakmak…
Belki de en önemlisi, kendimize yeniden dönmek.
Çünkü hayat, bizi görmeyenlerin dikkatini çekmek için harcanamayacak kadar kısa.
Zaman, değersiz hissettiğimiz sofralarda sonsuza kadar oturamayacağımız kadar kıymetli.
Ve insan, kendisini sürekli eksilttiği yerde daha fazla kalmamalı.
Başkasının bizi ne zaman fark edeceğini beklerken, kendimizi fark etmeye geç kalmak.
Bir gün dönüp geçmişimize baktığımızda, “Neden bu kadar bekledim?” diye sormamak için bazı kapıları zamanında kapatmayı öğrenmeliyiz.
Herkesi hayatımızda tutmak zorunda değiliz.
Her ilişkiyi kurtarmak zorunda değiliz.
Her insanın sevgisini kazanmak zorunda değiliz.
Ama kendimizi kaybetmemek zorundayız.
Çünkü insanın dünyada sahip olduğu en değerli şeylerden biri, kendisiyle kurduğu bağdır.
Değer görmediğimiz yerde ısrar etmek, başkasını kaybetmekten çok kendimizi kaybetme riskidir.
Bu yüzden bazen gitmek gerekir.
Kırmadan…
Bağırmadan…
Hesap sormadan…
Sadece sessizce.
Kendi yoluna dönmek gerekir.
Ve belki de hayatın en güzel tarafı şudur:
Bir kapıyı kapattığınızda hayat bitmez.
Tam tersine, bazen ilk kez kendi kapınızın önünde durursunuz.
Ve o zaman anlarsınız:
Asıl mesele başkalarının bizi görmesi değil; bizim artık kendimizi görmeye başlamamızdır.
Ömrümüz kısa.
Zamanımız kıymetli.
Onu, varlığımızla iyileşen, sesimizi duyan, emeğimizi gören ve yokluğumuzu gerçekten hisseden insanlarla çoğaltalım.
Geri kalanlara ise kızmadan, kin tutmadan, açıklama yapma ihtiyacı duymadan kendi yolumuzu çizelim.


