SERHED HABER- İnsan, doğduğu anda bir yolculuğa başlar. Bu yolculuk çoğu zaman “yaşamak” olarak adlandırılır. Oysa dikkatle bakıldığında bu süreç, yalnızca yaşamak değil; aynı zamanda sona doğru ilerlemektir. Bu ifade ilk bakışta karamsar gelebilir, fakat aslında tam tersine insanı uyandıran bir gerçeklik taşır. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatı sınırsız bir zaman dilimi gibi görmesidir. Bu yanılgı, onu hakiki yaşamdan uzaklaştıran en temel sebeplerden biridir.
Bugünün insanı, yaşadığını zannederken çoğu zaman sadece meşguldür. Sürekli bir koşturma, bitmeyen bir telaş, ulaşılması gereken hedefler, elde edilmesi gereken başarılar… Tüm bunlar bir anlamda hayatın içini doldurur gibi görünse de, çoğu zaman insanı özünden koparan bir yoğunluk üretir. Çünkü yaşamak ile oyalanmak arasındaki fark, düşündüğümüzden çok daha derindir.
İnsan, çoğu zaman “bir gün” diyerek kendini avutmayı tercih eder. Daha iyi bir zaman geldiğinde yaşayacağını, daha uygun şartlar oluştuğunda mutlu olacağını, bir şeyler tamamlandığında huzura ereceğini düşünür. Fakat o “bir gün” hiçbir zaman tam anlamıyla gelmez. Çünkü insanın kurduğu bu gelecek tahayyülü, aslında bugünü ertelemenin zarif bir yoludur.
İşte tam bu noktada, insanın iç dünyasında kurduğu görünmeyen yapılar devreye girer. Bunlar dışarıdan bakıldığında başarı, hedef, azim gibi olumlu kavramlarla ifade edilir. Fakat derinlemesine incelendiğinde, insanın kendini hapsettiği görünmez kalıplara dönüşebilir. İhtiras, sahip olma arzusu, üstün gelme isteği, sürekli daha fazlasını isteme hali… Bunlar bir noktadan sonra insanın yönünü tayin eden güçlere dönüşür.
Bu güçler, insanı diri tutan motivasyonlar gibi görünse de aslında onu kendisinden uzaklaştıran birer bağımlılığa dönüşebilir. Çünkü insan bu arzuların peşinde koşarken, neden koştuğunu unutmaya başlar. Amaç, araç haline gelir; araç ise amaçmış gibi yaşanır. Böylece insan, kendi kurduğu düzenin içinde sıkışır.
Bu durumun en çarpıcı yönü şudur:
İnsan, kendini özgür zannederken aslında görünmeyen bağlarla çevrilidir.
Bu bağlar çoğu zaman somut değildir. Ne elle tutulur ne de gözle görülür. Ama etkisi, en sert zincirlerden bile daha güçlüdür. Bir makam tutkusu, bir onay ihtiyacı, bir güç arzusu… İnsan bu duyguların peşinden giderken aslında fark etmeden kendine yeni sınırlar çizer. Ve bu sınırlar zamanla onun dünyasını belirleyen görünmez duvarlara dönüşür.
Burada asıl mesele, bu arzuların varlığı değildir. Çünkü insan arzulayan bir varlıktır. Mesele, bu arzuların insanı yönetmeye başlamasıdır. İnsan yöneten olmaktan çıkıp yönetilen hale geldiğinde, artık kendi hayatının öznesi olmaktan uzaklaşır.
İşte hayatın gecikmesi tam olarak burada başlar.
Çünkü insan, sürekli bir şeylerin peşinden koşarken aslında kendisinden uzaklaşır. Kendine ayırmadığı zaman, düşünmediği sorular, yüzleşmekten kaçındığı gerçekler… Hepsi birikir ve insanın iç dünyasında derin bir boşluk oluşturur. Bu boşluk, çoğu zaman daha fazla meşguliyetle doldurulmaya çalışılır. Fakat bu, susuzluğu tuzlu suyla gidermeye benzer.
Modern çağ, bu durumu daha da karmaşık hale getirmiştir. Artık insanın oyalanma seçenekleri sınırsızdır. Ekranlar, sosyal medya, sürekli akan bilgi, bitmeyen gündemler… İnsan her an bir şeyle meşgul olabilir. Ama bu yoğunluk içinde kendine ne kadar yakındır?
Belki de asıl sorun, insanın yalnız kalamamasıdır. Çünkü yalnız kaldığında düşünmek zorunda kalır. Düşünmek ise çoğu zaman yüzleşmeyi beraberinde getirir. Bu yüzden insan, kalabalıklar içinde kaybolmayı tercih eder. Gürültü, sessizliğin yerini alır. Hareket, durmanın önüne geçer.
Oysa hakiki yaşam, tam da bu durma anlarında başlar.
İnsan, kendine dönmediği sürece dış dünyada ne elde ederse etsin bir eksiklik hissi taşır. Çünkü insanın en temel ihtiyacı, anlamdır. Anlam ise dışarıda bulunacak bir şey değil, içeride keşfedilecek bir hakikattir. Bu hakikate ulaşmak ise cesaret ister. Çünkü insan, kendine yaklaştıkça eksikliklerini de görür.
Bu yüzden birçok insan, kendine yaklaşmak yerine kendinden uzaklaşmayı tercih eder.
Ama bu kaçış, geçici bir rahatlık sağlar. Zaman ilerledikçe, ertelenen her şey insanın karşısına daha güçlü bir şekilde çıkar. Görmezden gelinen duygular, bastırılan düşünceler, ertelenen yüzleşmeler… Hepsi bir gün kapıyı çalar.
Ve o gün geldiğinde, insan şunu fark eder:
Aslında kaçtığı şey hayatın kendisidir.
Gerçek yaşam, sürekli bir hedefe ulaşmak değil; o hedefe giderken farkında olmaktır. Sahip olmak değil, anlamaktır. Koşmak değil, bazen durabilmektir. Çünkü duramayan insan, neyi kaçırdığını da fark edemez.
Bu yüzden insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur:
Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece zamanı mı tüketiyorum?
Çünkü herkes bir gün bu yolculuğu tamamlar. Ama herkes bu yolculuğu anlamlı kılmaz. Hayatın uzunluğu değil, derinliği önemlidir. Ve derinlik, ancak farkındalıkla mümkündür.
Belki de en büyük özgürlük, insanın kendine dönme cesaretini gösterebilmesidir. Çünkü insan, kendini tanıdıkça neyin peşinden gitmesi gerektiğini de anlar. Ve o zaman hayat, ertelenen bir şey olmaktan çıkar; yaşanan bir hakikate dönüşür.

