SERHED HABER - Bazen gece geç saatte ya da gün içinde telefon ekranına uzun uzun bakıyorum. Haber akışı durmuyor, sosyal medyada paylaşımlar peş peşe geliyor. Bir olay bitmeden diğeri başlıyor. Herkes bir şey söylüyor, herkes bir şeye öfkeleniyor, herkes aynı anda aynı konuya koşuyor. Sonra birkaç saat geçiyor ve her şey unutuluyor. Yerine yenisi geliyor.
İşte tam o anlarda kendi kendime şu soruyu soruyorum:
Biz gerçekten toplum olarak neyi yaşıyoruz?
Daha doğrusu, yaşadığımız şey gerçekten bize mi ait?
Son zamanlarda sanki kendi hayatımızdan, kendi gündemimizden biraz uzaklaştık gibi hissediyorum. Sürekli bir şeylerin peşinden koşturuyoruz ama dönüp baktığımızda elimizde kalan şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Gün boyu onlarca haber görüyoruz, yüzlerce cümle okuyoruz, onlarca paylaşım yapıyoruz fakat içimize dokunan meselelerin sayısı giderek azalıyor.
Bugünkü teknolojinin yanında eskiden hayat daha yavaştı. Gündem sık sık değişmezdi. İnsanlar daha çok bir araya gelir, sohbet ederdi. Gerçek anlamda konuşurdu. Bir çay ocağında saatlerce memleket meseleleri tartışılırdı. Bir esnafın yüzündeki yorgunluk, bir çiftçinin elindeki nasır bile başlı başına bir hikâyeydi. Şimdi herkes konuşuyor ama kimse birbirini gerçekten duymuyor gibi.
Sokakta yürürken insanların yüzlerine bakıyorum bazen. Herkesin içinde görünmeyen bir yorgunluk var. Geçim derdi başka, gelecek kaygısı başka, hayatın yükü başka... Fakat bütün bunların arasında bize sürekli başka sorunlar anlatılıyor. Gerçek sorunlarımızın üzeri ise hiç bitmeyen tartışmalarla örtülüyor sanki.
Belki de bu yüzden artık birçok şey bana çok yapay geliyor.
Sadece siyaset değil, sadece sosyal medya değil, sadece hızlı akan hayat değil; insanların birbirine yaklaşımı bile değişti.
Cümleler aynılaşmaya başladı. Herkes birbirine benzeyen şeyler söylüyor. Aynı kelimeler, aynı öfkeler, aynı tepkiler... Oysa insan dediğin biraz farklı değil midir zaten? Herkesin sesi ayrı değil midir?
Ben en çok o kaybolan samimiyete üzülüyorum galiba.
Zira bu memleketin en güzel tarafı her zaman doğallığıydı. Bir medresede, bir camide, bir kahvede, bir esnafta duyduğun sade bir cümle bazen saatlerce izlediğin bir televizyon programından daha gerçek olurdu. Sabah tırpanını alıp ot biçmeye giden bir işçinin duasında daha fazla hayat vardı. Tarlaya giden bir çiftçinin sessizliği bile birçok şey anlatırdı.
Şimdi ise sanki her şey hızın içinde eziliyor.
Düşünmeye, durmaya, hissetmeye bile vakit yok.
Her şey çok hızlı tüketiliyor. Haberler, insanlar, duygular... Hatta acılar bile.
Bir olay oluyor, herkes birkaç saat konuşuyor, sonra unutuyor. Yerine yenisi geliyor. Bu çağ biraz da unutma çağı galiba. Sürekli yeni şeyler göstererek eskiyi unutturan bir düzenin içindeyiz.
Fakat insan bazen unutmak istemiyor.
Belki de bu yüzden hâlâ samimi bir cümlenin gücüne inanıyorum. İçten yazılmış bir yazının, aceleye gelmeden kurulmuş birkaç dürüst cümlenin insanlara iyi geldiğini düşünüyorum. Zira yapay olan her şey bir süre sonra kendini ele veriyor. Fakat insanın içinden gelen şey mutlaka bir yere dokunuyor.
Ben artık biraz daha yavaşlamamız gerektiğine inanıyorum. Birbirimizi gerçekten dinlemeye, etrafımıza daha dikkatli bakmaya...
Belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; birbirimizi yeniden duymak, yeniden anlamak ve bütün bu gürültünün içinde insan kalabilmek.
Çünkü insan kalmayı başarabilirsek, kendi gündemimizi de yeniden bulabiliriz.


