Baba Evinin Kapısında Unuttuğumuz Çocukluk

Yayınlanma : 14 Ekim 2026 11:30

SERHED HABER- Çocukluğunuzu bir gün babanızın evinde bırakırsınız ve ne zaman olduğunu, hangi ayrılığın o kapıyı ardınızdan kapattığını bile hatırlamazsınız. Bir sabah, büyümüş olduğunuzu fark edersiniz. Artık kendi eviniz, kendi sofranız, sorumluluklarınız, yetiştirmeniz gereken çocuklarınız ve omuzlarınızda taşıdığınız koca bir hayat vardır. Hayat sizi bir yerden bir yere savururken siz de büyümeyi, olgunlaşmayı, ayakta kalmayı öğrenirsiniz. Lakin insanın büyümesi, çocukluğunun bittiği anlamına gelmez, öyle yaa! bazı çocukluklar insanın içinde ömür boyu yaşamaya devam eder. Artık bir zamanlar koşarak girdiğiniz o evin eşiği, annenizin sesinin yankılandığı avlusu, babanızın oturduğu köşesi, duvarın kenarına iliştirilmiş eski bir eşya, hatta mutfağından yükselen bir yemek kokusu, yıllar sonra bile ruhunuzun en mahrem yerine dokunur. Çünkü baba evi, yalnızca içinde yaşadığımız bir mekân değildir. İnsanın henüz hayat tarafından incitilmediği, dünyanın bütün kötülüklerini tanımadığı, sevilmenin ve korunmanın ne demek olduğunu kendiliğinden bildiği ilk vatandır. Sonra büyür, uzaklaşır ve başka evler kurarız fakat içimizde bir yer, hep o eski evin kapısında bekler. İnsan bazen bir eve dönmek istemez aslında o evde bıraktığı kendisine, henüz yorulmamış kalbine, henüz eksilmemiş sevdiklerine dönmek ister.

Zaman su gibi geçer odalar küçülür sanki, avlular daralır, bir zamanlar gözümüzde kocaman görünen sokaklar birkaç adımda biter. Oysa küçülen ev değildir, büyüyen bizim hasretimizdir. Çocukken dünyanın merkezinde sandığımız o evin penceresinden baktığımızda hayatın ne kadar geniş olduğunu düşünürdük. Oysa büyüyünce anlarız ki dünyanın en geniş yeri, insanın kendisini güvende hissettiği bir avuç yerdir. Babamızın eve dönüşünü beklediğimiz akşamlar, sofraya birlikte oturmanın sıradanlığı, bayram sabahlarının telaşı, kardeşlerimizle bölüştüğümüz o küçücük mutluluklar. O günlerde kıymetini bilmediğimiz nice şey, bugün hafızamızın en değerli hazinesine dönüşür. Çünkü çocukluk, yaşarken farkına varamadığımız bir cennettir. İnsan onun içinde yaşarken bir gün oradan kovulacağını, o sofradaki bazı sandalyelerin bir daha dolmayacağını, bazı seslerin bir daha duyulmayacağını bilmez. Hayatın en acı tarafı da budur zaten. Kıymetini çoğu zaman kaybettikten sonra anladığımız şeyler, geri dönüp de bize sarılmaz. Bir gün babanızın sesini hatırlamak için gözlerinizi kapatır, bir zamanlar her akşam duyduğunuz o sesi yeniden işitmek istersiniz. Belki eski bir fotoğrafa bakar, belki bir bayram sabahı kapısını çalar, belki de yalnızca içinizden sessizce o eve seslenirsiniz. Fakat zaman, insanın en çok özlediği anları bile olduğu gibi geri vermeyen, hatıraları korurken insanları bizden alan tuhaf bir emanetçidir. Meğer insanın en büyük zenginliği, çocukken sıradan sandığı günlermiş ve en büyük yoksulluğu ise o günleri yeniden yaşamak isteyip yalnızca hatıralarına sarılabilmesiymiş.

Baba evinin hasreti, yalnızca geçmişe duyulan bir özlem değildir; aynı zamanda modern insanın bütün kalabalıklar arasında yaşadığı derin yalnızlığın da adıdır. Bugün koca şehirlerde, yüksek binalarda, konforlu salonlarda yaşıyoruz ve sofralarımız dolu, telefonlarımız susmuyor, takvimlerimiz görüşmelerle, toplantılarla ve bitmeyen işlerimizle dolup taşıyor. Buna rağmen insanın ruhunda, hiçbir eşyanın dolduramadığı bir boşluk büyüyor. Çünkü ev dediğimiz şey duvarlardan, kapılardan ve çatılardan ibaret değildir. Ev, insanın kendisini anlatmak zorunda kalmadan anlaşıldığı, güçlü görünmek zorunda kalmadan ağlayabildiği, başarısızlıklarıyla da kabul gördüğü yerdir. 

Babanızın evinde bir zamanlar dünyanın yükünü taşımanız gerekmiyordu çünkü yorulduğunuzda sığınacak bir omuz, korktuğunuzda arkanızda duracak bir gölge, sustuğunuzda hâlinizi anlayacak bir çift göz vardı. Sonra büyüdünüz ve herkes sizden güçlü olmanızı bekledi. Aileniz için dimdik durdunuz, çocuklarınız için kaygılandınız, işiniz için mücadele ettiniz, toplumun önünde kendinize bir yer edinmeye çalıştınız. Fakat kimse dönüp de içinizde hâlâ eski evinin kapısında bekleyen o çocuğa sormadı. Belki de bu yüzden insan, hayatının en zor günlerinde çocukluğunun sokaklarına, babasının evinin penceresine, annesinin sesine döner zihninde. Çünkü bazı yaralar bugünün acısıyla değil, dünün şefkatiyle sızlar. İnsan büyüdükçe her şeyi kendi başına çözebileceğini sanır ancak yaş ilerledikçe anlar ki bazı acıların ilacı, yalnızca bir zamanlar kendisini koşulsuz seven insanların yanında bulunmaktır.

Ve bir gün anlarsınız ki baba evinin kapısı, yalnızca dışarıdan içeri girilen bir kapı değildir; insanın kendi geçmişine, kendi köklerine ve kendisiyle hesaplaşmasına açılan bir eşiktir. Belki babanız yaşlanmış, belki saçlarına ak düşmüş, belki de o evin en kıymetli sesleri sonsuzluğa karışmıştır. İşte o zaman anlarsınız ki asıl hasret, bir evin özlemi değil; bir daha geri gelmeyecek zamanın, bir daha aynı şekilde kurulmayacak sofraların ve bir daha çocuk olamayacak olmanın hasretidir. Bu yüzden babanız hayattaysa elini biraz daha uzun tutun, sesini biraz daha dikkatle dinleyin, yanında oturmayı ertelenecek bir iş gibi görmeyin. Annenizin duasını, kardeşlerinizin hatırını, aile sofrasının bereketini sıradanlaştırmayın. Çünkü bir gün bütün işler bitecek, bütün unvanlar geride kalacak, bütün telaşlar anlamını yitirecek ve geriye dönüp baktığınızda hatırlamak isteyeceğiniz şey, ne kadar yükseldiğinizden çok kiminle aynı sofraya oturduğunuz olacaktır. Ve belki de ömrün en derin sızısı şudur: Bir gün dönüp o kapıyı çalabilirsiniz ama sizi çocukluğunuzdaki hâlinizle karşılayacak günlere bir daha dönemeyebilirsiniz.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.