SERHED HABER- 80’li ve 90’lı yılların Ankara’sında, Demetevler’in altında yahut Macunköy taraflarında hafta sonları kurulan oto pazarlarının kendine has bir ruhu vardı. Bugünün şatafatlı galerilerinden, dijital ilanlarından ve birkaç fotoğrafla yapılan sanal satışlarından çok farklıydı orası. İnsanlar yalnızca araba almaya ya da satmaya gelmezdi; birbirini tanır, sohbet eder, pazarlık eder, arabanın kapısını açıp motoruna bakar, lastiğini yoklar, sahibinin arabaya dair hikâyesini dinlerdi. Araçların ön camlarına iliştirilmiş satış fişleri ise adeta küçük birer hayat hikâyesiydi. Örneğin Tofaş Fiat markasının Doğan, Doğan L, Doğan SL, Doğan SLX ve Şahin, Kartal ve Murat gibi o yılların hafızasına kazınan modelleri vardı. Şahin, Doğan’ın bir alt segmentiydi ama satış kâğıdındaki o birkaç sihirli kelime: "Doğan Görünümlü Şahin" sanki otomobilin kaderini değiştiren sihirli bir reklam sloganıydı. Şahin’di ama Doğan gibi görünüyordu; yani biraz olduğundan başka, biraz da olması arzulandığı gibi birşey işte.
O zamanlar bu ifade yalnızca bir otomobil pazarlama esprisi gibi görünürdü. Bugünden geriye bakınca ise “Doğan görünümlü Şahin” sözü, insan ve toplum manzaralarını anlatan müthiş bir metafora dönüşebiliyor. Çünkü zaman değişti, oto pazarları büyük ölçüde kayboldu; fakat "kendini olduğundan farklı gösterme, olduğundan daha büyük, daha önemli, daha etkili ve daha itibarlı görünme arzusu" hiç kaybolmadı. Hatta galiba otomobillerden insanlara geçti. Eskiden ön camda bir kâğıda yazılırdı “Doğan görünümlü Şahin” diye; bugün ise özgeçmişlerde, makam odalarında, sosyal medya hesaplarında, haber bültenlerinde, akademik unvanlarda, siyasi söylemlerde ve sanat dünyasının vitrinlerinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Bürokraside makamın ağırlığı ile şahsiyetin ağırlığı birbirine karıştırılabiliyor mesela. Makam koltuğuna oturunca insanın çapının da büyüdüğü zannediliyor. Oysa koltuk insana yükseklik verir; lakin yükseklik her zaman derinlik vermez. Bazıları makamın imkânlarını şahsi bir vitrine dönüştürür, her fotoğrafı bir güç gösterisine, her toplantıyı bir prestij sahnesine, her tanışıklığı bir referansa çevirir. İsimler, unvanlar, protokoller, fotoğraflar çoğaldıkça insanın kendisi görünmez hâle gelir. Oysa hakiki itibar, insanın kendisini ne kadar teşhir ettiğiyle değil, kendisine ihtiyaç duyulmadığında bile arkasında ne bıraktığıyla ölçülür.
Siyasette de “Doğan görünümlü Şahin”lerin başka bir versiyonu vardır. Birkaç büyük vatansever ve muhafazakar cümle, birkaç kalabalık fotoğraf, birkaç güçlü milli slogan, birkaç etkileyici hitabet ve bir anda küçük bir siyasal kapasite, büyük bir siyasi kudret görüntüsüne bürünebilir. Fakat siyaset nihayetinde dekor değil, netice işidir. İnsanların hayatına dokunmayan, sorunlarını çözmeyen, adalet duygusunu güçlendirmeyen ve toplumda güven üretmeyen gösterişli siyaset, ne kadar parlak ambalajlanırsa ambalajlansın, içerideki motorun sesini gizleyemez. Çünkü hayat, reklam panosuna değil, yola bakar. Uzun yolda kimin gerçekten Doğan, kimin yalnızca Doğan görünümlü Şahin olduğu anlaşılır.
Medya dünyasında ise bu durum daha da görünür. Ekranda sürekli görünmek, sürekli konuşmak, sürekli yorum yapmak; bir meseleyi bilmekle, o konuda derinlik sahibi olmakla aynı şey değildir. Bugün görünürlük çoğu zaman tevazu ve liyakatin önüne geçebiliyor. Oysa çok görünmek ve sosyal medyasında ziyaretçilerini paylaşmak çok olmak değildir. Bir insanın her fotoğrafta bulunması onun her meselede ağırlığı olduğu anlamına gelmez. Bazı insanlar kameranın karşısında büyür, kamera kapandığında küçülür; bazıları ise kamera arandığında ortada görünmez ama ihtiyaç olduğunda sözü, bilgisi ve şahsiyetiyle kendini belli eder. Biri vitrin insanıdır, diğeri emanet insanı. Birinin gücü görüntüsünden, diğerinin görüntüsü ise gücünden gelir.
Sanat ve spor dünyasında da benzer bir hâl var. Yeteneğin, emeğin ve üretimin yerini bazen imaj yönetimi alıyor. İnsan önce markasını kuruyor, sonra o markanın içini doldurmaya çalışıyor. Oysa sanat eserin arkasında, spor performansın içinde, akademi ise bilginin ve fikrin derinliğinde yaşar. Bir akademisyenin kaç yerde göründüğünden çok, kaç insanın zihninde yeni bir pencere açtığı; bir sanatçının kaç davette bulunduğundan çok, geride nasıl bir eser bıraktığı; bir sporcunun kaç kameraya poz verdiğinden çok, sahada ne yaptığı önemlidir. Vitrin büyüdükçe içerik de büyümüyorsa, insan yalnızca daha büyük bir ambalajın içindeki aynı küçük şey olur.
Belki de asıl mesele, başkalarını kandırmaktan önce insanın kendisini saftirikçe kandırmaya başlamasıdır. Çünkü insan bir süre sonra kendi reklamına inanır. Kendisi hakkında ürettiği imajı, kendi hakikati zannetmeye başlar. Alkış, etiket, unvan, makam, takipçi, fotoğraf, yakınlık ve görünürlük üst üste geldikçe aynadaki görüntü ile gerçek kişilik arasındaki mesafe açılır. Oysa insanın en büyük imtihanlarından biri, kendisi hakkında başkalarının ne düşündüğünden önce kendisinin gerçekten kim olduğunu bilmesidir. Hikmet biraz da burada başlar: İnsan kendini büyütmeye çalışmak yerine kendini yetiştirmeye başladığında saklıdır.
Belki bugün eski Ankara oto pazarlarına yeniden gidebilsek, o ön camlara iliştirilmiş küçük kâğıtları yine görmek isterdik. Hatta Doğan SLX, Doğan L, Şahin ve belki bir köşede yine o unutulmaz cümle dururdu: “Doğan görünümlü Şahin.” O zaman gülüp geçerdik. Şimdi ise insan kalabalıklarına baktığımızda aynı cümle zihnimizde başka anlamlara bürünüyor. Çünkü mesele Şahin olmak değil; Şahin olup Doğan olduğunu iddia etmek. İnsan kendi hâlini bilirse küçüklük ayıp değildir. Herkes büyük makam sahibi, büyük sanatçı, büyük akademisyen, büyük siyasetçi, büyük kanaat önderi olmak zorunda değildir. Asıl mesele, neysen o olabilmek ve olduğun şeyi hak edecek kadar emek vermektir. Zira zaman bütün etiketleri söker. Makamlar değişir, kameralar kapanır, alkışlar diner, kalabalıklar dağılır. Geriye yalnızca insan kalır. Ve hayatın en sahici oto pazarı, insanın kendi vicdanının önünde ve ölümünden sonra kurulur: Orada artık satış fişi yoktur, reklam yoktur, vitrin yoktur. Orada sadece insanın dünyada topladığı salih amellerine bakılır.


