SERHED HABER- Şu darı dünyada herkes verili ömür ile bir hikâyenin içinden geçiyor ama çok azı kendi masalının kahramanı olmayı becerebiliyor. Çünkü kahramanlık, anlatıldığı gibi süslü sözlerle, büyük laflarla ya da kalabalıkların alkışıyla yazılmaz; kahramanlık, en zor anda bile doğruluktan sapmamayı göze alabilenlerin omuzlarında yükselir. İnsan, kendi hikâyesinde ya karakter olur ya da dekor. Ve ne yazık ki çağımız, dekor olmayı başarı sanan saf insanlarla dolup taşmaktadır.
Modern zamanların en büyük yanılgı ve aldanışı, güçlü görünmenin değerli olmakla karıştırılmasıdır. Oysa çağlar boyu insanı aldatan tam da bu sahte güç, sarhoş edici iltifatlar ve cilalı yüzeyler olmuştur. Tarih, makam/servet uğruna ruhunu satanların utancıyla doludur. Dün saraylarda, bugün plazalarda… Değişen sadece mekândır; çürüyen karakter aynı karakterdir. İnsan, kendini kandırdığı sürece hiçbir çağ ilerlemiş sayılmaz.
Bugünün şehirleri yükseldikçe, insanın iç dünyası çöküyor. Betonlar çoğalıyor ama güven azalıyor. Kalabalıklar büyüyor ama yalnızlık derinleşiyor. Çünkü insanlar artık birbirine tutunmak için değil, birbirini kullanmak için yaklaşıyor. Dostluklar menfaatin gölgesinde şekilleniyor, sadakat ise neredeyse bir masal unsuru gibi anlatılıyor. Oysa gerçek kahraman, en çok da bu çürümenin ortasında belli olur.
Kahraman dediğin, önce güven verendir. Sözünün arkasında duran, yoklukta da varlıkta da değişmeyendir. Yolda kalındığında omuz olan, menfaat bittiğinde sırtını dönmeyendir. Bugün en büyük yoksulluk, paranın değil güvenin yokluğudur. Ve bir insan, güvenilirliğini kaybettiği an, aslında bütün servetini kaybetmiştir. Çünkü insanın gerçek değeri, arkasından nasıl anıldığıyla ölçülür.
Ne gariptir ki çağdaş dünya, ahlakı bir seçenek haline getirmiştir. Dürüstlük “işe yaradığı sürece” değerli görülür olmuş, doğruluk “zarar getirmediği müddetçe” tercih edilir hâle gelmiştir. Oysa ahlak, şartlara göre eğilip bükülen bir araç değil; insanın varoluşunu anlamlandıran temel bir omurgadır. Omurgası olmayan bir toplum ise ne kadar gelişirse gelişsin, en küçük sarsıntıda yere yığılmaya mahkûmdur.
Şehirli insan, kendini çok akıllı zannediyor; oysa en büyük yanılgıyı yaşıyor. Çünkü kurnazlıkla zekâyı, çıkarcılıkla başarıyı karıştırıyor. Bugünün kent insanı, kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli itibarını harcamaktan çekinmiyor. Oysa itibar, bir ömürlük emeğin sonucudur; kaybı ise bir anlık zaafın ürünüdür. Ve o kayıp, çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir çöküştür.
Geçmiş çağlarda insanlar fakirdi ama yüzleri daha aydınlıktı. Çünkü vicdanları daha az kirlenmişti. Bugün ise zenginlik arttıkça insanın iç dünyası fakirleşti. İnsanlar daha çok şeye sahip ama daha az insana sahip. Bu yüzden de kalabalıklar içinde kaybolmuş, anlamını yitirmiş hayatlar çoğalıyor. İnsan, sahip olduklarıyla değil, sahip çıktıklarıyla değer kazanır; bu hakikat unutulduğu an, insanlık da çözülmeye başlar.
Masalının kahramanı olmak isteyen, önce kendine sadık kalmalıdır. Eğilip bükülmeyen bir karakter, modaya ve teklif edilene göre değişmeyen bir duruş, rüzgâra göre yön değiştirmeyen bir irade… İşte gerçek kahramanlık budur. Çünkü dünya, zaten yeterince dönek, yeterince sahte ve yeterince kırılgan insan üretmektedir. Asıl mesele, bu akıntıya karşı yürüyebilmektir.
Ve unutulmamalıdır ki; bu hayat, herkesin bir gün terk edeceği geçici bir sahnedir. Geriye ne makam kalır ne unvan ne de alkışlar… Geriye sadece iki şey kalır: Ya ardında güven bırakan bir iz, ya da utançla anılan bir boşluk. İşte bu yüzden insan, kendi masalının kahramanı olmak istiyorsa; önce dürüst olmalı, doğru olmalı ve en önemlisi güzel ahlaktan asla vazgeçmemelidir. Çünkü kahramanlık, en çok da kimsenin görmediği yerde insan kalabilmektir.


