SERHED HABER- Bazı insanlar vardır; varlıkları bir ömür sürer, fakat tesirleri zamanın ötesine geçer. Ailemizin banilerinden rahmetli dedem Seyyid Molla İhsan-ı Mollakendi de işte bu nadir insanlardan biriydi. Onun hayatı, zahirde sade fakat manada derin bir irfanın tezahürüydü. Onunla ilgili anlatılan her hatıra, dünya hayatının faniliğine dair ince bir hikmet taşır. Özellikle Bulanık ve yakın çevresinde vefat eden yaşlı bir kimseyle yıllara dayanan manevi ve tasavvufi bağı üzerinden gelişen bir davranış, sıradan bir hadise gibi görünse de aslında nefsi terbiye eden büyük bir irşad usulüydü.
Yakın çevresinde imanına, edebine, ameline ve hayasına şahit olduğu bazı kimselerin vefatı ardından, dedemin bazen onun bir gömleğini ya da ceketini ailesinden talep ettiği olurdu. İlk bakışta bu davranış, maddi bir ihtiyaç ya da alışkanlık gibi algılanabilirdi. Oysa onun hayatına yakından şahit olanlar bilirdi ki bu talebin arkasında dünyevi hiçbir kaygı yoktu. Zira o, kanaatin zirvesinde yaşayan, dünyaya meyletmekten haya eden bir İslam alimiydi. Bu davranışın asıl gayesi, bir elbiseyi değil; o elbisenin taşıdığı manevi hakikati kuşanmaktı.
O gömlek veya ceket, artık sahibini toprağa teslim etmişti. Onu giyen beden çürümeye terk edilmiş, ruh ise Rahmân’ın huzuruna varmıştı. Dedem için o elbise, ölümün sessiz fakat en tesirli vaazıydı. Her giydiğinde, o kişinin hatırası zihninde canlanır; dilinde bir Fatiha, kalbinde bir rahmet niyazı belirirdi. Böylece ölü, yaşayanın gündeminden düşmez; dua ile diri tutulurdu. Bu, İslam’ın “ölüyü hayırla yâd etmek” düsturunun yaşayan nadide bir tezahürüydü.
Fakat hikmet bununla sınırlı değildi. Asıl derinlik, nefsin yüzleştiği bir diğer hakikattinde gizliydi: “Ey nefsim! Bu elbiseyi giyen öldü, şüphesiz sen de öleceksin” gerçeği, dedemin kalbinde sürekli yankılanan bir ilahi ikazdı. Nefis, dünyaya meyletmeye her fırsat bulduğunda, bu sessiz hatırlatıcı kaftanlar onu hizaya getirirdi. Zira ölüm, sadece bir son değil; aynı zamanda bir uyanıştır. Ve o gömlek veya ceket, dedemin nazarında bir kefen provası gibiydi; her giyiliş, kabre atılan ilk adımın tefekkürüydü.
Bugün modern insan, ölümü hayatın dışına iterek yaşamayı tercih ediyor. Hastanelerin steril odalarına, mezarlıkların sessiz köşelerine hapsedilen ölüm, gündelik hayatın yabancısı hâline getiriliyor. Oysa hakikat, kaçınılmaz olanın unutulmasıyla değil, hatırlanmasıyla idrak edilir. Dedemin o sade ama derin davranışı, aslında çağımıza güçlü bir itirazdı: Ölümü unutma ki hayatı doğru yaşayabilesin.
Neticede bir gömlekten ibaret görünen bu hatıra, aslında insanın varoluş serüvenine dair büyük bir derstir. Dünya, bir garip misafirhanedir ve her misafir gibi bizler de bir gün bu kapıdan çıkacağız. Önemli olan, arkamızda nasıl bir iz bıraktığımız ve Rabbimizin huzuruna hangi yüzle vardığımızdır. Dedemin o gömlekle yaptığı şey, sadece bir hatıra taşımak değil; ölümü diri tutarak İslami hayatını anlamlandırmaktı. Ve belki de en büyük hikmet şuydu: Ölümü unutmayan, aslında hiç ölmez.


