SERHED HABER Sahabelerden Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder ki Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur: “İnsanların üzerine aldatıcı yıllar gelecek. O yıllarda yalancı doğru kabul edilecek, doğru söyleyen yalanlanacak. Hain kimseye güvenilecek, güvenilir kimse hain sayılacak. Ve o zaman ruveybida konuşacak.” Sahabeler sordular: “Ruveybida nedir?” Buyurdu ki: “Halkın işleri hakkında konuşan değersiz (basit, liyakatsiz) kimsedir.” Bu hadis, bir kehanet değil; bir teşhistir. Ve ne yazık ki biz, teşhisin tam ortasında yaşıyoruz. Artık hakikat suskun, yalan ise organize ve cesur. Sözün ağırlığı yok; sahibinin çıkarı kadar değeri var.
Siyaset, ideallerin değil, menfaatlerin dolaşıma sokulduğu büyük bir pazar hâline gelmiş durumda. Dün aynı sofrayı paylaştığı dostunu, bugün makam uğruna gözünü kırpmadan terk edenlerin çağı bu. Vefa artık bir yük, sadakat ise bir zayıflık olarak görülüyor. Dün “kardeşim” dediğine bugün selam vermeyen, dün omuz omuza yürüdüğünü bugün inkâr eden bir zihniyet, siyaset diye sunuluyor. Ruveybida burada sadece konuşmaz; dostluğu harcar, güveni tüketir ve bunu “strateji” diye yutturur.
Akademi ve mektebler hakikatin mabedi olması gerekirken, kariyer hesaplarının soğuk laboratuvarına dönüşmüş. İlim, kalbi besleyen bir hikmet olmaktan çıkmış; CV dolduran bir araca indirgenmiş. Birbirinin sırtını sıvazlayarak yükselen, ama hakikatin yükünü taşıyamayan bir akademik zümre oluşmuş. En acısı da şu: hakikati söyleyen dışlanıyor, yalanı bilimsel kılıfa sokan alkışlanıyor. Bazısı da ne etliye ne sütlüye kendi balkonun konforunda lıngırtısını içiyor. Oysa ruveybida burada tezlerin, makalelerin ve unvanların dipnotlarına saklanmış, akademik cümlelerin arkasında desiseli boşluk üretmektedir.
Bürokrasi, devlet aklının tecessüm ettiği yer olmaktan çıkmış; şahsi sadakatlerin ve küçük hesapların merkezi hâline gelmiştir. İş ehline verilmez olmuş, iş bilen ise sistemin dışına itilmektedir. Bir makam uğruna yılların dostluğunu silen, bir imza uğruna vicdanını askıya alan insanlar çoğalmıştır. Ruveybida burada takım elbise, kravat ve Osmanlı yüzüğü giymiştir; kalemiyle değil, ilişkileriyle hüküm verir.
Sivil toplum kuruluşları, toplumun sesi olması gerekirken, çoğu zaman çıkar odaklarının yankı odasına dönüşmüştür. Yardım adı altında gösteri, dayanışma adı altında reklam yapılmaktadır. Vefa, burada da terk edilmiştir; dün birlikte yürüdüklerini bugün unutanlar, yeni fonların peşinde koşmaktadır. Ruveybida burada kameraya bakarak konuşur; samimiyeti değil, görünürlüğü önemser.
Okullar… belki de bu çürümenin en sessiz ama en tehlikeli cephesi. Gençlere bilgi veriliyor ama karakter verilmiyor. Başarı, ahlakla değil; sonuçla ölçülüyor. Öğrenciye “nasıl insan olursun?” değil, “nasıl kazanırsın?” öğretiliyor. Böyle bir zeminde yetişen neslin, yarın vefayı değil fırsatı seçmesi şaşırtıcı değildir. Ruveybida burada öğretici rolüne bürünmüş, yönsüzlüğü başarı diye anlatmaktadır.
Ticaret dünyasında ise zenginlik, ahlakın önüne geçmiş durumda. Artık “helal kazanç” değil, “çok kazanç” makbuldür. İnsanlar kalplerine zengin olmayı koymuş, ama o zenginliğin nasıl elde edildiğini sorgulamaktan vazgeçmiştir. Bir dostu kaybetmek, bir müşteriyi kazanmanın yanında önemsiz görülmektedir. Ruveybida burada başarılı iş insanı diye anılır; oysa arkasında kırılmış güvenler, çiğnenmiş ilkeler vardır.
Sanat ve spor alanında da benzer bir çözülme yaşanıyor. Sanat, hakikatin dili olmaktan çıkmış; popüler olanın kölesi hâline gelmiştir. Spor ise disiplinin ve ahlakın değil, şöhretin ve paranın vitrini olmuştur. Vefa burada da yoktur; forma değiştirir gibi değer değiştirenler alkışlanmaktadır. Ruveybida burada sahnede ve sahada; kalıcı olanı değil, geçici olanı parlatmaktadır.
Medya ise bu çağın en büyük hızlandırıcısıdır. Yalanı süsleyip pazarlayan, doğruyu ise yalnızlaştıran bir mekanizma kurulmuştur. Hakikatin değil, algının egemen olduğu bir düzen… Dün söylediğini bugün inkâr edenler, utanmadan ekranlarda yer bulmaktadır. Ruveybida burada mikrofon sahibidir; sesi çoktur ama sözü yoktur.
Ve bütün bu manzaranın ortasında asıl acı gerçek şudur: Vefa kaybolduğunda, hakikat de tutunacak dal bulamaz. Çünkü vefa sadece bir duygu değil; hakikatin omurgasıdır. Dostunu makam için terk eden, yarın hakikati de çıkarı için terk eder. Kalbine zenginliği koyan, vicdanını fakirleştirir. Yalanı siyaset için araç gören, en sonunda kendine bile doğruyu söyleyemez.
Şimdi sorulması gereken soru şudur: Biz ne zaman bu kadar kolay vazgeçer olduk? Dosttan, ilkeden, hakikatten… Çünkü ruveybidanın yükselişi, sadece onun cüretiyle değil; bizim suskunluğumuzla mümkündür. Eğer yeniden vefayı diriltmez, hakikati sahiplenmez ve liyakati ayağa kaldırmazsak; bu çağ sadece ruveybidanın değil, vefasızlığın da altın çağı olarak anılacaktır.


