SERHED HABER- İnsan, en çok da kendisini terk edenlerin ardından değil, kendisine “kalırım” diyenlerin gidişinden yorulur. Çünkü terk edilmek yalnızca bir ayrılık değildir; bazen insanın kendi içinde kurduğu güven binasının bir anda çökmesidir. Bir zamanlar sesini duymadan anlayacağını düşündüğün biri susar; “yanındayım” dediğine en çok ihtiyaç duyduğun anda ulaşamazsın; gönlünü emanet ettiğin insan, o gönlün kapısını yüzüne kapatır. Sonra insan, sessiz bir odada kendi kalbiyle baş başa kalır ve hayatın acı hakikatlerinden biriyle karşılaşır: İnsanlar birbirine emanet edilmiş olabilir ama birbirlerinin sahibi değildir. Hiç kimse hiç kimsenin hayatında ebedî kalmak üzere yaratılmamıştır. İnsan gider. İnsan değişir. İnsan unutur. İnsan yorulur. İnsan bazen menfaatine yenilir, bazen nefsine, bazen korkusuna. Fakat bütün bunların ötesinde, değişmeyen bir hakikat vardır o da seni var eden Zât, seni varlığın ortasında sahipsiz bırakmaz. Belki de bazı gidişlerin ardındaki ilahî hikmet tam olarak budur: Allah, kalbinde kullara ayırdığın yeri daraltıp kendisine açtığın yeri genişletiyordur.
Modern insanın en büyük yorgunluklarından biri de zaten budur. Çok fazla bağ, çok az hakikat hali içinde olmak. İnsanların birbirine saniyeler içinde ulaştığı, fakat gönüllerin birbirine ulaşmasının neredeyse imkânsızlaştığı bir çağdayız. Herkes görünür olmak istiyor; fakat kimse gerçekten görülmenin yükünü taşımak istemiyor. Herkes anlaşılmak istiyor; fakat başkasını anlamaya sabrı kalmamış. İlişkiler hızlanmış, sadakat yavaşlamış. Yakınlık artmış, mahremiyet azalmış. İnsanlar birbirlerinin hayatlarına giriyor, fakat ruhlarına dokunmadan çıkıyorlar. Bir mesajın cevapsız kalması bile bazen insanın bütün gecesini zehir ediyor. Birinin ilgisinin azalması, sanki insanın değerinin azaldığı yanılgısını doğuruyor. Oysa insanın kıymeti, başka bir insanın ilgisinin sürekliliğine bağlanamayacak kadar ulvîdir. Senin değerini sana kimsenin sevgisi vermedi ki, bir başkasının sevgisizliği onu senden alabilsin. Seni Allah yarattı. Seni O biliyor. Senin kimsenin görmediği gecelerini, içine gömdüğün cümleleri, kimseye anlatmadığın kırılmalarını, sessizce verdiğin mücadeleleri yalnızca O biliyor. İnsanların seni yanlış anlaması, Allah’ın seni yanlış anlaması değildir. İnsanların seni unutması, Allah’ın seni unutması değildir.
Belki de kullardan gördüğümüz en ağır imtihanlar, bizi Rabbimize götüren en kısa yollar hâline gelir. Çünkü insan bazen rahatlıkta Allah’ı hatırladığını zanneder; fakat kalbin hakiki yönelişi, bütün dayanaklar sarsıldığında ortaya çıkar. Herkes yanındayken “Allah bana yeter” demek güzel bir sözdür; fakat herkes çekildiğinde, kapılar kapandığında, telefon sessiz kaldığında, beklediğin insan gelmediğinde, hakkın teslim edilmediğinde, adın anılmadığında ve kalbin buna rağmen “Rabbim beni görüyor” diyebiliyorsa, işte o zaman o cümle kuru bir söz olmaktan çıkar, imanın saf hâline dönüşür. Tevekkül, hiçbir şeyin canını yakmaması değildir; canın yanarken bile Allah’ın seni sahipsiz bırakmayacağına güvenmektir. Sabır, gözyaşının hiç akmaması değildir; gözyaşının içinden bile Rabbine doğru yürüyebilmektir. Teslimiyet, mücadeleyi bırakmak değildir; mücadele ettikten sonra neticeyi Allah’ın hikmetine emanet edebilmektir. Ve belki insanın erişebileceği en büyük huzur şudur: “Ben elimden geleni yaptım; bundan sonrasını Âlemlerin Rabbine bıraktım.”
Bir gün anlayacaksın ki bazı insanların hayatından çıkması aslında bir kayıp değil, bir ayıklanmaymış. Bazı kapıların kapanması ceza değil, korunmaymış. Bazı gecelerin uzaması gecikme değil, hazırlanmaymış. Bazı duaların hemen kabul edilmemesi reddedilmek değil, daha derin bir kabulün hazırlanmasıymış. Çünkü biz yalnızca gördüğümüz parçaya hükmediyoruz; Allah ise başlangıcı, sonu ve aradaki bütün yolları biliyor. Sen bir insanın gitmesine bakıp “Her şey bitti” diyorsun; Allah belki de o gidişin ardından seni yıllardır aradığın bir hakikate yaklaştırıyor. Sen “Neden beni yalnız bıraktı?” diye ağlıyorsun; belki Rabbin sana “Ben seni hiç yalnız bırakmadım” diye cevap veriyor. İşte imanın ince sırrı burada başlıyor: Kul, kaybettiği şeyin arkasından bakarken Allah’ın kendisine bıraktığı şeyi fark etmeyebilir. Bazen Allah sana bir insanı değil, o insanın yokluğunda kendisini tanımayı nasip eder. Bazen seni bir kalpten çıkarır ki kendi kalbine dönesin. Bazen insanların sevgisinden mahrum bırakır ki sevgilerin kaynağına yönelesin. Ve bazen bütün dünyevî dayanaklarını elinden alır ki “dayanak” sandıklarının aslında ne kadar kırılgan olduğunu göresin.
O hâlde ey kalbi insanlardan yorulmuş olan insan: Herkesin seni sevmesini istemekten vazgeç. Herkesin seni anlamasını beklemekten vazgeç. Herkesin hakkını teslim etmesini, seni aramasını, seni seçmesini, seni yanında tutmasını hayatının ölçüsü olmaktan çıkar. Çünkü senin asıl meselen insanların seni seçmesi değil, Allah’ın seni razı olacağı kullardan eylemesidir. Bir insanın seni terk etmesiyle hayatının anlamı eksilmez; Allah’a uzak düşmekle eksilir. Bir insanın sana sırt çevirmesiyle değerinden bir şey kaybetmezsin; Rabbinden yüz çevirmekle kaybedersin. Dünyanın bütün alkışları bir gün susacak; bütün kalabalıklar dağılacak; bütün dünyevî unvanlar geride kalacak. Geriye insanın Rabbiyle kurduğu o tarifsiz bağ kalacak. İşte o vakit insan, hayatının en büyük hakikatini anlayacak: Dostlukların en güzeli, seni kendisine değil Allah’a götüren dostluktur; fakat bütün dostların gittiğinde bile yanında kalan, seni senden daha iyi bilen ve seni hiçbir zaman başıboş bırakmayan Dost vardır. O Zât-ı Zülcelâl’dir. Öyleyse kırılabilirsin, ama ümitsiz olma. Ağlayabilirsin, ama sahipsiz olduğunu sanma. Yalnız kalabilirsin, ama yalnız değilsin. Dünya sana sırtını dönebilir; fakat göklerin ve yerin Rabbi sana sırtını dönmez. İnsanlar gider. Dünya değişir. Kalpler döner. Fakat Allah bâkîdir. Ve kul, sonunda bütün kalabalıkların içinden geçip şu sade, sarsılmaz hakikate varır: “Bana Allah yeter. O ne güzel Dost, ne güzel Vekil, ne güzel sığınaktır.”


