ÖMRE SIĞMAYANLARIN SON SIĞINAĞI: ISSIZ BİR MEZAR

Yayınlanma : 02 Eylül 2026 09:13

SERHED HABER- İnsan, hayata gözlerini açtığı gün aslında kendisine verilmiş en büyük emaneti de teslim alır: zamanı. Çocuklukta bunun farkında değildir; dünyayı kendisine verilmiş sonsuz bir oyun alanı zanneder. Bir avuç şeker, birkaç bisküvi, bir bisiklet, bir top, biraz güneş ve akşam eve çağıran bir anne veya abla sesi yeterlidir. Akabinde gençlik gelir; cebine hayaller, başına dertler, kalbine sevdalar, gözlerine heybet, zihnine büyük hesaplar konur. Artık dünya küçüktür, hedefler büyüktür. Ben neler yapacağım! diye uzun ince bir yola çıkılır. Bir meslek, bir makam, bir ev, bir araba, biraz para, biraz itibar, biraz da başkalarının gözündeki “yiğit adamlık” ve dahası... İnsan kendisini öylesine büyük bir hayat projesine dönüştürür ki sanki kendisine tahsis edilen ömür sınırsız bir tapulu arsa, zaman ise bitmeyen bir hazinedir. Oysa hayatın ilk büyük şakası şudur: Ey saftirik insan, sınırsız planlar yaptığın bu alemde aslında sınırlı bir ömrün sahibisindir.

Derken 40 yaşla beraber yetişkinlik başlar. Sabahlar alarm sesiyle, günler toplantılarla, akşamlar yorgunlukla bölünür. İnsan artık yaşamaktan çok yetişmeye çalışır. Bir yerlere yetişir, bir şeylere yetişir, insanlara yetişir; fakat çoğu zaman kendisine yetişemez. Şunu da halledeyim, bunu da tamamlayayım, biraz daha kazanayım, biraz daha yükselip sonra yaşarım der, ama nafile. Hayatın en acı trajediyası da burada başlar: İnsan, yaşamak için biriktirdiği şeyleri biriktirirken yaşamayı erteler. Makamı olur, makamın derdi olur. Parası olur, parasını koruma derdi olur. Ünü olur, unutulma korkusu başlar. Evi büyür, huzuru küçülür. Çevresi genişler, hakiki dostları azalır. Telefonundaki kişi sayısı binleri bulur ama gecenin bir yarısı arayabileceği güzel insan sayısı üçü geçmez. Sonra bir gün aynaya bakar ve süzülür kalimeler: Ben ne zaman bu kadar yoruldum? diye mırıldanır. Hayat ise sanki sessizce cevap verir: Ey divane, sen yaşamadın ki; yetişmeye çalıştın ve zamanı yok yere heba ettin.

Orta yaş, insanın kendisiyle ilk ciddi hesaplaşmasının başladığı dönemdir. Gençlikte insan dünyayı değiştireceğini düşünür; orta yaşta dünyanın kendisini değiştirdiğini fark eder. Eskiden “Benim zamanım çok” denilen yerde artık “Vakit nasıl geçti?” cümlesi dolaşmaya başlar. Çocuklar büyür, anne-baba yaşlanır, bazı dostların telefonları susar, bazı sandalyeler sofrada boş kalır. Bir zamanlar önemsiz görünen şeylerin aslında hayatın kendisi olduğu anlaşılır: Bir babanın omzuna baş koymak, annenin mutfaktan seslenmesi, çocuğun kapıya koşması, dostla edilen uzun bir çay sohbeti vb.  İnsan yıllarca büyük şeylerin peşinde koşarken küçük şeylerin hayatı taşıdığını geç öğrenir ama ziyandadır artık. Ömrün trajedisi, insanın çoğu zaman kıymetini kaybettikten sonra anlamasıdır. Gençken zamanını harcar, yaşlanınca zaman satın almak ister. Oysa zamanın dünyada satılan hiçbir mağazası yoktur.

Sonra yaşlılık gelir; hayatın bütün süslerini yavaş yavaş söken sessiz bir muhasebeci gibi. Makam kartvizitten çıkar, unvan mezar taşına sığmaz, servet banka hesabında kalır, kıyafetler dolapta asılı durur, otomobil garajda bekler. İnsan bir ömür boyunca “Benim” dediği şeylerin aslında kendisine yalnızca emanet edildiğini her zaman çok geç fark eder. Bir zamanlar odalara sığmayan egolar, birkaç metrekarelik bir odada yitikleşir. Nice gururlu ve iyi giyimli insan vardır; hayatı boyunca herkesin kendisini görmesini istemiş, fotoğraflarda önde durmuş, toplantılarda en görünür sandalyeyi seçmiş, her başarıya adını iliştirmiş, her hikâyede kendisine başrol yazmıştır. Fakat ölüm geldiğinde hayatın yönetmeni tek bir cümle söyler: “Sahne senin değildi.” Perde kapanır. Alkış kesilir. Ünvanlar susar. İnsan, bir ömür boyunca sığdıramadığı her şeyi geride bırakıp kendisi için ayrılmış küçücük bir yere doğru yürür. Çünkü bütün ömrüne sığdıramadıklarının son sığdığı soğuk mekan ise bir mezardır.

Ne kadar büyük yaşarsan yaşa, sonunda birkaç karış toprağa emanet edilirsin. Bir zamanlar makam odasının kapısında bekleyenler, mezar başında beklemez; birkaç kabulu olduğu bilinmez dua eder ve gider. Kimi seni çok özler, kimi birkaç gün sonra unutur, kimi adını bile hatırlamaz. Dünya ise senden sonra da dönmeye devam eder. Güneş yine doğar, trafik yine akar, toplantılar yine yapılır, makamlara başkaları gelir, unvanlar yine paylaşılır; hatta senin oturduğun koltuğa senden daha büyük bir iştahla oturan biri bile çıkar. İşte ölümün en büyük ironisi budur: Kendimizi vazgeçilmez zannederiz; hayat ise bizsiz de gayet iyi devam eder. Mezarlıklar, insanın vazgeçilmezlik vehmine verilmiş en sessiz cevaptır. Fakat mesele yalnızca ölmek değildir; asıl mesele ölmeden önce neye dönüştüğümüzdür. Çünkü insanın gerçek mirası serveti, makamı, fotoğrafları ve alkışları değil; yetiştirdiği insan, bıraktığı güzel ahlak, verdiği ilim, ettiği iyilik, kırmadığı gönül ve arkasından edilen duadır. İnsan dünyaya gelir ve dünyadan geçer; fakat kimi yalnızca yer kaplar, kimi ise geçtiği yerde bir iz bırakır.

Öyleyse hayatın bütün anatomisini belki de tek bir cümlede toplamak mümkündür: Doğarsın, büyürsün, yetişirsin, kazanırsın, kaybedersin, sevilirsin, kırılırsın, yükselirsin, düşersin, bir şeyler biriktirirsin ve sonunda bütün hesaplarını kapatıp bir mezara sığarsın. Belki insanın bu zahmetli yolculukta kendisine sorması gereken en ciddi soru şudur: Ben bu ömrü neye sığdırdım? Nihayetinde hepimizin adresi aynıdır: Birkaç kürekle karış toprak. İnsan dünyaya sığmaz sanır kendini; ölüm geldiğinde anlar ki, bir ömre sığdıramadığı her şey geride kalmış, kendisine yalnızca bir mezar kalmıştır. Ve neyazık ki ona tahsis edilen yeni makamını yani mezarını da göremez.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.