Her sabah, yeni bir kadın cinayeti haberiyle uyanıyoruz. Bursa Osmangazi’de bir kadın, Müjde Güngör… Eşi tarafından sabah saatlerinde, çocuklarının gözü önünde öldürülüyor. Bir anne, bir kardeş, bir evlat daha hayattan koparılıyor. Öfke yükseliyor; açıklamalar geliyor; birkaç gün konuşuluyor… Sonra her şey, bir sonraki haberi beklemeye geçiyor.
Bu ülkede kadınlar “cinnet” sonucu değil, sistematik olarak öldürülüyor.
Ve bu cinayetlerin faili yalnızca eline silahı, bıçağı ya da ipi alan erkek değildir. Bu cinayetlerin arkasında yıllardır beslenen çarpık erkeklik anlayışı vardır: suskunluk kültürü, yetersiz eğitim sistemi ve görmezden gelen toplumsal yapı… Fail, o gün karar veren kişi değildir yalnızca. Fail, o kararı verecek zemini yıllar önce üreten düzendir.
Bir erkek, kadını öldürmeye karar verdiği gün katil olmuyor.
O katil, yıllar önce yetiştirilmeye başlanıyor.
Çocukluğunda şiddeti gören, korkuyla büyüyen, sevgiden mahrum bırakılan, annesinin aşağılanmasına tanıklık eden çocuklar; gücü yumrukta, otoriteyi baskıda öğreniyor. “Erkek adam ağlamaz” denilerek duygular bastırılıyor; bastırılan her şeyse zamanla öfkeye dönüşüyor. Evlerde sevgiyi öğretemeyen toplumlar, sokaklarında şiddeti engelleyemiyor.
Bugün mezarlıklara gömdüğümüz kadınların bir kısmı, yıllar önce yanlış yetiştirilmiş erkeklerin kurbanı.
Çünkü kadın cinayetlerinin temelinde aşk, sevgi ya da namus yok. Orada yalnızca sahiplenme ve hükmetme arzusu var:
“Benimsin.”
“Benden ayrılamazsın.”
“Ben olmadan yaşayamazsın.”
Cinayetlerin ardındaki düşünce çoğu zaman budur.
Boşanmak isteyen kadın öldürülüyor.
Kendi hayatına karar vermek isteyen kadın öldürülüyor.
Çalışmak isteyen kadın öldürülüyor.
Reddeden kadın öldürülüyor.
Bazı erkekler, kadını insan olarak değil; sahip olduğu bir eşya olarak görüyor. Eşyanın söz hakkı olmaz. İtiraz eden eşya kırılır, parçalanır, yok edilir.
Kadın cinayetlerinin arkasındaki karanlık zihniyet tam da burada.
Bir kadın öldürüldüğünde toplum yalnızca son sahneyi görüyor. Oysa cinayet, çok daha önce başlıyor: ilk hakarette… ilk tokatta… ilk tehdide sessiz kalındığında… ilk koruma kararı uygulanmadığında… ilk yardım çığlığı duyulmadığında…
Kadınlar çoğu zaman öldürülmeden önce defalarca yardım istiyor, şikâyet ediyor, korktuğunu söylüyor. Ama karşılarına çoğu zaman koruma değil, ihmalkârlık çıkıyor. Bu yüzden her kadın cinayeti aynı zamanda önlenememiş bir cinayettir.
Unutmayalım: Bu ülkede kadınları sadece katiller öldürmüyor.
Şiddeti normalleştirenler öldürüyor.
“Yuvanı yıkma” diyenler öldürüyor.
“Erkektir yapar” diyenler öldürüyor.
“Bir tokattan ne olur” diyenler öldürüyor.
Komşusunun çığlığını duyup kapısını kapatanlar öldürüyor.
Her cinayetin arkasında suskunlukla örülmüş kalın bir duvar var. O duvar yıkılmadıkça mezarlıklar büyümeye devam edecek.
Bugün vereceğimiz karar, yarın kaç kadının hayatta kalacağını belirleyecek.
Erkek çocuklarımıza saygıyı, empatiyi ve eşitliği öğretmek zorundayız. Şiddeti mazur gösteren her söze itiraz etmek zorundayız. Bir yardım çığlığı duyduğumuzda sırtımızı dönmek yerine harekete geçmek zorundayız. Kurumları, yöneticileri ve adalet mekanizmasını görevlerini eksiksiz yerine getirmeleri için sürekli hesap vermeye çağırmak zorundayız.
Çünkü kadın cinayetleri kader değildir.
Gelenek değildir.
Kültür değildir.
Hiçbir mazereti yoktur.
Bu, durdurulabilir bir toplumsal felakettir. Ve onu durduracak olan da yine toplumun kendisidir.
Bugün sessiz kalırsak yarın yeni bir ismin ardından yas tutacağız. Ama bugün ses çıkarırsak; şiddeti gördüğümüzde müdahale edersek; eşitliği evlerimizde ve okullarımızda savunursak hayatlar kurtarabiliriz.
Artık yalnızca üzülmenin değil, sorumluluk almanın zamanıdır.
Kadınların korkmadan yaşayabildiği bir ülke için konuşun, itiraz edin, dayanışma gösterin ve harekete geçin.
Çünkü bir kadının yaşam hakkını savunmak, insanlığın geleceğini savunmaktır.


