SERHED HABER - 12 Mart, Türk siyasi ve toplumsal hafızasında sıradan bir tarih değildir. Bu tarih, bir yandan millet iradesinin, bağımsızlık inancının ve ortak vicdanın sembolü hâline gelen İstiklal Marşı’nın kabul edildiği gün olarak hafızalara kazınmıştır. Öte yandan 12 Mart 1971 muhtırasıyla demokrasinin kesintiye uğradığı günlerden biri olarak da hatırlanır. Aynı takvim yaprağında biri umut, diğeri müdahale; biri milletin ortak sesi, diğeri siyasetin üzerine gölge düşüren bir kırılma yer alır. Belki de bu yüzden 12 Mart’ı konuşmak, yalnızca bir tarihi anmak değil, aynı zamanda bu ülkenin hafızasını anlamaya çalışmaktır.
12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen İstiklal Marşı, sadece bir şiirin resmîleşmesi değildir. O gün kabul edilen şey, bir metinden çok daha fazlasıdır: Bir milletin bağımsız yaşama kararlılığı, işgale boyun eğmeme iradesi ve kendi kaderine sahip çıkma ahlakıdır. İstiklal Marşı, yokluk içindeki bir halkın “Yine de ayaktayım” deme biçimidir. Bu yönüyle o, sadece edebî bir eser değil, doğrudan doğruya millî karakterin ifadesidir.
Mehmet Âkif Ersoy’un kaleminden çıkan bu büyük metin, rahat zamanların ürünü değildir. İstiklal Marşı, savaşın gölgesinde, belirsizliğin içinde, yorgun ama teslim olmayan bir milletin ruhundan doğmuştur. Bu yüzden ilk kelimesi “Korkma”dır. Çünkü o günlerde bu millete söylenmesi gereken ilk söz tam da buydu. Korkma, çünkü bu millet esareti kabul etmez. Korkma, çünkü bu bayrak sönmez. Korkma, çünkü bağımsızlık bu milletin karakteridir.
Bugün İstiklal Marşı’nı çoğu zaman törenlerde okunan bir resmî metin gibi algılıyoruz. Oysa o marş, protokol diliyle değil, var olma mücadelesi veren bir milletin yüreğiyle yazılmıştır. İçinde sadece coşku yoktur; inanç vardır, fedakârlık vardır, hafıza vardır, ahlak vardır. Vatan vardır, bayrak vardır, şehit vardır, hak vardır, hürriyet vardır. Bu yüzden İstiklal Marşı’nı anlamak, sadece mısraları ezberlemek değil; o mısraların hangi bedellerle kurulduğunu kavramaktır.
12 Mart’ın öteki yüzü ise çok daha farklı bir anlam taşır. 12 Mart 1971 muhtırası, Türkiye’de demokrasinin ne kadar hassas bir zeminde ilerlediğini hatırlatan acı bir eşiktir. Milletin iradesiyle şekillenmesi gereken siyasetin, vesayet gölgesi altında nasıl savrulabildiğini gösteren tarihî bir örnektir. Bu nedenle 12 Mart, sadece gururla değil, dikkatle de hatırlanması gereken bir gündür. Çünkü tarih bazen aynı gün içinde hem yükselişi hem kırılmayı taşır.
İşte tam da bu nedenle 12 Mart’a bakarken iki ayrı tablo görüyoruz. Birinde millet konuşuyor, diğerinde millet adına konuşuluyor. Birinde ortak irade var, diğerinde o iradeye müdahale. Birinde bağımsızlık ruhu yükseliyor, diğerinde demokratik düzen yara alıyor. Bu karşıtlık, aslında bize çok önemli bir şey söylüyor: Bir ülkeyi ayakta tutan sadece askerî zaferler değil, aynı zamanda demokratik meşruiyet, millî irade ve ortak değerlerdir.
İstiklal Marşı burada çok özel bir yerde durur. Çünkü o, yalnızca dış işgale karşı direnişi değil, aynı zamanda milletin kendi onuruna sahip çıkışını temsil eder. Yani mesele yalnızca sınırların korunması değildir; mesele bir milletin şahsiyetini korumasıdır. Bugün de bu yüzden İstiklal Marşı’nı sadece geçmişe ait bir metin olarak değil, bugüne seslenen bir ilke metni olarak görmek gerekir.
Mehmet Âkif’i büyük yapan da budur. O, sadece iyi bir şair değildi; ne yazdıysa ona inanan, neye inandıysa onun gibi yaşayan bir karakterdi. İstiklal Marşı’nı para için değil, millet için yazdı. Şöhret için değil, sorumluluk için kalem tuttu. Onun metninde edebiyat kadar vicdan da vardır. Bu yüzden Âkif’i anmak, sadece birkaç güzel cümle kurmakla olmaz; onun taşıdığı ahlakı, ciddiyeti ve memleket duygusunu da anlamak gerekir.
12 Mart’ın bize bugün söylediği şey açıktır: Bir millet, hem bağımsızlığına hem de iradesine sahip çıkmak zorundadır. İstiklal Marşı bunun manevi temelidir. Demokrasi ise siyasal güvencesidir. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Çünkü bağımsızlık sadece dış tehditlere karşı korunmaz; içeride de hukukla, adaletle, meşruiyetle ve millet iradesine saygıyla yaşatılır.
Sonuç olarak 12 Mart, tek boyutlu bir tarih değildir. Bu ülkenin hafızasında hem gururu hem uyarıyı birlikte taşır. Bir yanda İstiklal Marşı’nın kabulüyle yükselen millî ruh, diğer yanda muhtırayla zedelenen demokratik hayat… Belki de bu yüzden 12 Mart’ı anmak, sadece geçmişi hatırlamak değil; bugüne ve yarına dair bir bilinç tazelemektir.
Çünkü bazı tarihler sadece takvimde durmaz. Bazı tarihler, bir millete kim olduğunu ve neyi koruması gerektiğini yeniden hatırlatır. 12 Mart da işte böyle bir tarihtir.

