SERHED HABER- Küresel ekonomi bugün bize rahatsız edici bir gerçeği bağıra çağıra yüzümüze söylüyor. Dünyadaki servetin dörtte üçü, nüfusun yalnızca yüzde 10’unun elinde. Geriye kalan yarım dünya ise bu büyük pastadan yalnızca yüzde 2’lik bir kırıntı alabiliyor.
Bu tablo, ekonomik bir istatistiğin ötesinde, insanlığın vicdanına yazılmış bir utanç notudur bence… Çünkü eşitsizlik sadece para değildir; hayatın ta kendisidir.
- Servet, eğitimin kapısını açan anahtardır.
- Servet, sağlık hizmetinin ücretli turnikesinden geçebilmektir.
- Servet, bir çocuğun kaderini üç yaşında çizen sessiz bir eldir.
- Servet, çoğu zaman bir insanın hayatta ne kadar “şansı” olduğunun kaba bir ölçüsüdür.
Bugün dünyanın bir ucunda insanlar birikmiş servetin gölgesinde güneş kremi seçerken, diğer ucunda milyonlarca kişi bir yudum temiz suya erişmeye çalışıyor. Bir taraf lüksün ağırlığından şikâyet ediyor; diğer taraf yokluğun hafifletemediği yüklerle boğuşuyor.
Bu derece uçurumun olduğu bir dünyada “fırsat eşitliği” bir idealden çok, masalların cilalı bir cümlesi hâline geliyor. Üstelik masalı anlatanlar yukarıdakiler; dinleyenler ise hep aşağıdakiler oluyor.
Ekonomistler bugün hâlâ büyüme oranlarını, verimlilik yarışlarını, yatırım dalgalarını konuşuyor. Oysa konuşulmayan, üzerinde yeterince durulmayan daha temel bir soru var:
Büyüyen ne? Ve kim için?
Eğer büyüyen sadece en tepedeki sermaye ise, bu büyüme insanlığın geleceğine değil, sadece birkaç kasaya yazılmış demektir. Dünya zenginleşiyor olabilir, ancak aynı dünyada yoksulluğun çeperi genişliyor. Çelişki burada başlıyor: Büyüme rakamları parlarken, insanların yüzündeki umut çizgileri soluyor.
Çünkü gerçek başarı, grafiklerde değil; hayatların içinde saklıdır.
Bir mahallenin sabahında okula giden çocuk seslerinde…
Bir işçinin akşam eve dönerken taşıdığı yorgunlukta…
Bir annenin çocuğuna “bu ay alamayız” derken boğazına düğümlenen o cümlede…
Evde babanın ben yemiyorum cümlesinde…
Eşitsizlik Bir Tercihtir, Tesadüf Değil
Bugün artık gerçeği adını koyarak söylemek zorundayız: Servetin bu denli yoğunlaşması kader değil, siyasal tercihler dizisidir.
Vergi adaletinden sosyal politikalara, eğitim müfredatından istihdam standartlarına kadar alınan her karar, bu adaletsizliği büyütmeye ya da azaltmaya hizmet eder. Servetin kimde biriktiği, aslında devletlerin neyi korumaya karar verdiğinin aynasıdır.
Zenginlik, bazen bir mirasın; bazen bir imtiyazın; bazen de bir coğrafyanın sessiz hediyesidir.
Yoksulluk ise çoğu zaman bir hatanın sonucu değil, bir sistemin ürünüdür.
Toplumsal Doku Yırtılıyor
Uçurum derinleştiğinde, toplumların ortak zemini daralır. Zenginler daha yüksek duvarlar örer; yoksullar daha geniş yarıkların içine düşer. Böyle bir atmosferde huzur da, umut da, güven de giderek küçülür.
Eşitsizlik sadece ekonomiyi değil, siyaseti, kültürü, toplumsal dayanışmayı da çürütür. İnsanlar birbirine değil, birbirinden şüphe duymaya başlar. Yoksulluk arttıkça öfke büyür; servet arttıkça korku.
Oysa dünya, ancak ortak bir masanın etrafında durabildiğimizde nefes alabilir.
Yarın İçin Ne Kalmışsa…
Bir gün gerçekten adil bir dünya kurabilir miyiz?
Belki…
Ama önce şunu kabul etmeliyiz:
“Servet çoklarının emeğinden değil, çoğunun sessizliğinden birikiyor.”
Bu sessizliği bozmadığımız sürece, eşitsizlik büyümeye devam edecek.
Belki de en büyük görev, sesini kısmaya alışmış çoğunluklara düşüyor:Daha adil bir düzen talep etmek, sadece bir hak değil; gelecek kuşaklara borçtur.
Ve unutmayalım:
Dünyanın serveti sınırsız değil, fakat vicdanı (bence) hâlâ mümkün.

