SERHED HABER - Bir zamanlar okuma-yazma bilmeyen, yalnızca kelimelerden mahrum kalmazdı; haklardan, fırsatlardan, “dünyaya katılma” imkânından da mahrum kalırdı. Bugün benzer bir eşik daha sessizce yükseliyor: Yapay zekâ çağında veri okuryazarlığı. Artık mesele sadece bir metni okuyabilmek değil; verinin nasıl üretildiğini, nasıl işlendiğini, nasıl yönettiğini ve en önemlisi hayatımıza nasıl karar olarak döndüğünü anlayabilmek. Soru şu: Veri okuryazarlığı yeni okuma-yazma ise, bu kez kimler “okur”, kimler “okunur” olacak?
Yapay zekâ, çok sık “herkesin işini kolaylaştıracak bir sihir” gibi anlatılıyor. Oysa teknolojinin tarihi bize başka bir şey söylüyor: Her büyük dönüşüm önce bir eşitsizlik dalgası yaratır, sonra bu dalga ya doğru politikalarla yumuşatılır ya da yeni bir sınıf ayrımına dönüşür. Bugün de aynı kırılmanın eşiğindeyiz. Bir tarafta yapay zekâyı kullananlar, onu işine entegre edenler, veriye erişenler ve veriyi yorumlayabilenler var. Diğer tarafta ise yapay zekâ tarafından sınıflandırılanlar, izlenenler, puanlananlar ve çoğu zaman “neden böyle oldu” sorusuna yanıt alamayanlar.
Yeni sınıf ayrımı sadece gelirle ölçülmüyor; “karar verme gücü” ile ölçülüyor. Kredi alıp alamayacağınız, iş başvurunuzun değerlendirmeye girip girmeyeceği, bir sigorta priminin nasıl belirleneceği, hatta hangi reklamları göreceğiniz… Bunların önemli bir kısmı artık veri temelli sistemlerle şekilleniyor. Bu sistemler bazen açıkça yapay zekâ etiketi taşımıyor; ama işleyişleri aynı mantığa dayanıyor: Veri topla, modeli kur, risk puanı ver, karar üret. İşte tam burada veri okuryazarlığı bir “vatandaşlık” meselesine dönüşüyor. Çünkü anlayamadığınız bir mekanizma sizi yönetmeye başlarsa, sessiz bir yoksullaşma ve sessiz bir dışlanma üretilir.
Peki veri okuryazarlığı tam olarak nedir? Bir tabloyu okumak, basit bir grafik yorumlamak elbette başlangıç. Ama asıl mesele şunlar: Verinin kaynağını sorgulamak, önyargı ihtimalini görmek, “bu veri kimi dışarıda bırakıyor” diye sormak, algoritmanın hata payını ve sınırlarını bilmek, kişisel verinin değerini ve mahremiyet hakkını savunabilmek. Kısacası veri okuryazarlığı; teknolojiye hayranlıkla bakmak değil, onunla müzakere edebilme kapasitesidir.
Bu noktada “eşitsizlik” kavramı da biçim değiştiriyor. Dün eğitim eşitsizliği vardı; bugün “dijital eğitim” var ama eşitsizlik bitmedi, şekil değiştirdi. Dün işsizlik konuşulurdu; bugün “çalışıyor ama yoksul” gerçeği büyüyor. Şimdi buna bir de “veri eşitsizliği” ekleniyor: Kimlerin verisi daha çok toplanıyor? Kimlerin verisi daha temiz ve temsil gücü yüksek? Kimler veriye erişip analiz yapabiliyor? Kimlerin verisi bir “hammadde” gibi çekilip alınıp başkalarının refahına dönüşüyor? Veri, çağın yeni petrolü deniyor ya; petrol ülkeleri nasıl jeopolitik güç kazandıysa, veri ekonomisinde de benzer bir güç dağılımı oluşuyor. Fakat bu kez sınırların içinden geçen bir ayrım var: Aynı şehirde, hatta aynı apartmanda yaşayan iki kişi, veri okuryazarlığı bakımından iki ayrı dünyada yaşayabiliyor.
Bu yeni sınıfsallaşma en sert biçimde gençleri ve kadınları vurma potansiyeline sahip. Gençler yapay zekâ araçlarına “yakın” görünse de, çoğu zaman tüketici pozisyonunda kalıyor: Kaydıran, izleyen, tıklayan… Üreten, yöneten, sorgulayan tarafta ise daha dar bir grup yer alıyor. Kadınlar açısından tablo daha da kritik: İşgücünde var olma mücadelesi sürerken, algoritmik işe alım sistemleri ve performans ölçüm araçları “tarafsız” sanıldığı kadar tarafsız olmayabiliyor. Bakım yükü nedeniyle kesintili kariyer yaşayan kadınlar, veri setlerinde “riskli profil” gibi okunabiliyor. Böylece eşitsizlik, insanın yüzüne doğrudan söylenmeden, “sistem böyle” denilerek yeniden üretiliyor.
Bu tablo kader değil. Çünkü okuma-yazma nasıl bireysel bir beceri olmanın ötesinde kamusal bir seferberlikle yayıldıysa, veri okuryazarlığı da öyle yayılabilir. Önce okulda: Kod öğretmekten önce “veri düşüncesi” öğretmek gerekiyor; doğru soru sormayı, kaynak kontrolünü, istatistiksel sezgiyi, mahremiyet bilgisini, algoritmik önyargıyı. Sonra işyerinde: Yapay zekâ eğitimleri yalnızca mühendisler için değil, tüm çalışanlar için temel bir hak olmalı. Belediyelerde, halk eğitimlerinde, sendikalarda: “Dijital haklar” ve “veri okuryazarlığı” gündelik yaşamın parçası yapılmalı. Ve elbette devlette: Şeffaflık, denetim, hesap verebilirlik… Vatandaşın hayatını etkileyen otomatik karar sistemleri, “kara kutu” olarak kalmamalı.
Son söz: Gelecek, yapay zekânın ne kadar güçlü olduğuyla değil, bizim ne kadar bilinçli olduğumuzla şekillenecek. Yeni sınıf ayrımı, diplomanın değil veriyi okuma ve sorgulama gücünün etrafında kuruluyorsa; bu çağın en temel eşitlik mücadelesi de veri okuryazarlığını bir ayrıcalık olmaktan çıkarıp ortak bir yurttaşlık becerisine dönüştürmekten geçiyor. Çünkü insan, yalnızca çalışan bir varlık değil; aynı zamanda kararların muhatabı olan bir varlıktır. Ve hiçbir toplum, üyelerinin bir kısmı “okurken” diğer kısmı “okunarak” yönetildiği bir düzende gerçekten özgür olamaz.

