Genç İşsizliği Değil, Genç Yoksulluğu Ailenin Sırtına Yıkılan Kriz

Yayınlanma : 17 Kasım 2025 13:09
Düzenleme : 17 Kasım 2025 13:11

SERHED HABER- “Genç işsizliği değil, genç yoksulluğu” dediğimizde aslında tartışmayı sadece istihdam verilerine değil, TÜİK’in kendi rakamlarının ima ettiği daha derin bir fotoğrafa çevirmiş oluyoruz. TÜİK’in 2024 İşgücü İstatistikleri’ne göre 15–24 yaş arası genç işsizlik oranı 2024’te bir önceki yıla göre 1,1 puan azalarak yüzde 16,3’e gerilemiş görünüyor. Erkeklerde bu oran % 13,1, kadınlarda yüzde % 22 civarında. Kâğıt üzerinde bu, “başarı hikâyesi” gibi sunulabiliyor. Çünkü rakamalara göre işsizlik düşüyor ve gençler iş buluyor. Oysa mesele sadece iş bulup bulmamak değil; çalışsın ya da çalışmasın, bir kuşağın kendi hayatını finanse edememesi ve yükün sistematik olarak ailenin sırtına binmesidir. Rakamlara göre bugün pek çok genç istihdamda görünüyor. Ama asıl soru kazandığı ücret ona yetiyor mu?Bu sorunun cevabını vermek güç.

 

Türkiye geleneksel aile yapısını korumaya çalışan bir ülke konumundadır. Bu durum  “aile korur, aile bakar, aile halleder” varsayımıyla düşünülüyor. Genç iş bulamazsa sorun devlete yüklenmiyor bu durum ailenin dayanıklılığına kalıyor. İş gücü piyasasında ise düşük ücretin cevabı “nasıl olsa ailesiyle yaşıyordur”denilerek maaş seviyesi aşağı çekiliyor.  Kendi başına ev tutamayan gençler için barınma sorunu, “anne babanın odaya bir yatak daha sıkıştırması”yla çözüldü varsayılıyor. Böylece ortaya çarpık bir tablo çıkıyor: Kâğıt üzerinde ne işsizlik patlıyor ne de sosyal patlama görülüyor. Çünkü kriz sessizce aile içinde emiliyor, özellikle de görünmeyen kadın emeğiyle dengelenmeye çalışılıyor.

 

Bu durumun en çarpıcı yanı, gençlerin fiilen “yetişkinliğe geçişini” de geciktirmesidir. Kendi gelirine rağmen aile evinden ayrılamayan, 2025 yılı aile yılı olarak kabul edilmesine rağmen evlenemeyen vb. gibi kararları ekonomik nedenlerle erteleyen, borçla okuyan ve borçla yaşayan bir kuşakla karşı karşıyayız. Bu durum gençleri, seçimlerini özgürce değil, aile bütçesinin sınırları içinde yapmak zorunda bırakıyor. Gündelik hayatta bu, çok somut bir sahneye dönüşüyor. Üniversiteli ya da çalışan genç, ay sonunu getiremeyince yine babasının emekli maaşına, annesinin yaptıkları el işi, örgü, küçük satışlar gibi “tali” gelir kaynaklarına yaslanmak zorunda kalıyor. Sonra o gence “niye risk almıyorsun, niye girişimci olmuyorsun, niye hayal kurmuyorsun?” diye soruluyor.

 

Genç yoksulluğunun aileye yıkılması, özellikle anneler üzerinden işleyen görünmez bir mekanizmaya dönüşüyor. Oğlunun/kızının kira ödeyememesi, işe giderken yol parasını bile denkleştirememesi, çoğu zaman evdeki kadının daha fazla kısmaya, daha çok üretmeye, daha fazla bakım üstlenmeye zorlanması anlamına geliyor. Tencerede et yerine daha çok makarna kaynıyor, ev içi üretim artırılıyor, “idare etmenin” duygusal ve pratik yükü annelerin, ablaların, anneannelerin omzuna biniyor. Yani genç yoksulluğu, sadece gençliğin değil, kadınların da yoksullaşması, tükenmesi, kendi hayatlarından vazgeçmeleri anlamına geliyor.

 

Öte yandan, genç yoksulluğu siyaseten de tehlikeli bir alan. Çünkü yoksul ama çalışan, mücadele eden ama karşılığını alamayan gençler, bir süre sonra “sistemle” değil “kendileriyle” kavga etmeye başlıyor. Yeteneksiz olduğu, yanlış meslek seçtiği, yeterince çabalamadığı, torpil bulamayıp “network” kuramadığı için başarısız olduğuna inandırılıyor. Neoliberal söylem, yapısal krizi bireysel yetersizlik hikâyesine çeviriyor. Kişisel gelişim kitapları ve motivasyon konuşmaları da bu hikâyeye fon müziği oluyor. Oysa mesele bir gencin daha fazla “kendini geliştirmesi” değil, emeğin ve gençliğin sistematik olarak ucuzlatılması.

 

Genç yoksulluğunu aileye yıkan sosyal politika mimarisi, devletin sorumluluğunu görünmezleştiriyor. Genç işsizlik sigortası, bağımsız barınma desteği, ücretsiz kamusal eğitim ve nitelikli staj imkanları gibi araçlar güçlü olmadığı için, genç için tek “güvence kurumu” aile kalıyor. Ailenin gelir düzeyi yükseldikçe genç, nispeten daha rahat nefes alabiliyor.  Düşük gelirli ailelerde ise genç için üniversite bile başlı başına bir ekonomik kumar haline geliyor. Böylece eğitim, yoksulluğu azaltan değil, bazen kalıcılaştıran bir mekanizmaya dönüşüyor. Çünkü diplomaya rağmen ödenemeyen KYK borçları, yüksek kiralar ve düşük ücretler, genci ve ailesini birlikte borç sarmalına sokuyor.

 

Bu kısır döngüden çıkış, “gençlere iş bulalım” türünden tek boyutlu çözümlerle mümkün değil. Genç yoksulluğunu ciddiye alan bir yaklaşım, ilk olarak gencin aileden bağımsız bir özne olarak tanınmasını ve sosyal haklara birey olarak erişimini gerektiriyor. Barınma, gelir desteği, eğitim ve sağlık alanlarında “genç odaklı” programlar tasarlanmadan, her şey aileye havale edildiği sürece sistem, aile dayanıklılığını sömürerek ayakta kalmaya çalışacak. Bu da uzun vadede hem gençlerin hem de ailelerin tükenmesine, evlenme yaşının yukarılara çekilmesine ve kuşaklar arası gerilimin artmasına yol açacak.

 

Sonuçta mesele, sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik ve kültürel. Gençleri aile içinde “sonsuz ergenlik” halinde tutan bu düzen, onların söz hakkını, karar gücünü ve siyasal taleplerini de bastırıyor. Kendi gelirini kazanamayan, hane bütçesine bağımlı kalan genç, seçimlerinde, oyunda, itirazında da bağımsız olmakta zorlanıyor. “Genç işsizliği değil, genç yoksulluğu” dediğimizde bu nedenle, sadece çalışma hayatının değil, demokrasi ve vatandaşlık deneyiminin de içini oyan bir krizden söz ediyoruz. Bu krizi ailelerin sırtından almak, gençleri hem ekonomik hem siyasal olarak gerçek anlamda yetişkin sayan, onları sosyal politikanın merkezine yerleştiren bir bakış gerektiriyor. Aksi halde, ülke istatistiklerde “idare ediyor” görünecek, ama evlerin içinde sessiz, yorgun ve umudu eksilen bir gençlik büyümeye devam edecek.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.