SERHED HABER - Bugün kamusal alanda yaşadığımız en büyük sorunlardan biri, hakikatin giderek geri plana itilmesi; onun yerine niyet okumalarının ikame edilmesidir. Bir kişi ya da kurum, toplumsal bir eksikliği dile getirdiğinde, söylenenin içeriğiyle ilgilenilmez. İlk refleks şudur:
Yaşanan en basit bir olay bile artık kendi bağlamında değil, ideolojik bir cepheden okunuyor. Bir yol çalışması, bir okul meselesi, bir sosyal yardım faaliyeti ya da bir spor kulübü tartışması… Konu ne olursa olsun, kısa sürede “kim yaptı?” sorusuna kilitleniliyor. Yapılan işin niteliği, eksikleri ya da faydası ikinci plana itiliyor. Ve şu sorular soruluyor:
“Bunu neden söylüyorsun?”,
“Kimin adına konuşuyorsun?”,
“Kime hizmet ediyorsun?”
Oysa bu sorular, hakikati anlamaya değil; hakikati etkisizleştirmeye yöneliktir. Söylenenin doğru olup olmadığıyla ilgilenmeyen bir zihin, gerçeği tartışmak yerine söyleyeni tartışmayı tercih eder. Böylece mesele, içerikten kopar; kişisel niyetler üzerinden yürüyen bir hesaplaşmaya dönüşür.
Hakikat Kişiden Bağımsızdır
Hakikat, onu dile getirenin kimliğine göre şekil değiştirmez. Doğru, doğru olduğu için doğrudur; yanlış da yanlış olduğu için yanlıştır. Bir eleştiriyi dile getiren kişinin siyasi görüşü, mesleği, geçmişi ya da çevresi; söylenenin doğruluğunu otomatik olarak geçersiz kılmaz.
Ancak bugün tam da bunu yaşıyoruz. Bir eksiklik dillendirildiğinde, eksikliğin kendisiyle yüzleşmek yerine, o sözü söyleyenin “niyeti” didikleniyor. Bu durum, kamusal tartışmayı zenginleştirmek yerine kısırlaştırıyor. Çünkü niyet okuma, düşünmeyi değil; saflaşmayı teşvik eder.
Eleştiri = Düşmanlık mı?
Toplumsal hayatta eleştirinin giderek bir “tehdit” gibi algılanması da bu sorunun önemli bir parçası. Oysa eleştiri, düşmanlık değildir. Aksine, daha iyisini istemenin en temel yollarından biridir. Bir aksaklığı dile getirmek; karşı tarafa saldırmak değil, ortak yaşamın kalitesini artırmaya yönelik bir çağrıdır.
Ne var ki eleştiri, niyet okumayla karşılandığında, hakikat konuşulamaz hale gelir. Her söz “arka planı olan bir hamle”, her tespit “gizli bir ajanda” olarak etiketlenir. Bu da insanları suskunluğa iter. Çünkü doğruyu söylemenin bedeli, çoğu zaman yanlış anlaşılmak olur.
Aynı mesele, farklı ideolojik pencerelerden anlatıldığında bambaşka anlamlar yükleniyor. Oysa gerçeğin ideolojisi olmaz. Bozuk yol bozuk yoldur, eksik okul eksiktir, yapılmayan hizmet yapılmamıştır. Bunları söylemek ne tarafgirliktir ne de karşıtlık; bu, kamusal sorumluluktur.
Asıl Soruyu Yeniden Hatırlamak
Belki de yeniden sormamız gereken en temel soru şudur:
Söylenen doğru mu, değil mi?
Bu soruya dürüstçe cevap vermeden, sağlıklı bir kamusal alan inşa edemeyiz. Hakikati konuşamadığımız yerde, sorunlar çözülmez; sadece ertelenir. Ve ertelenen her sorun, zamanla daha büyük bir probleme dönüşür.
Hakikatin niyet okumalarına kurban edilmediği, eleştirinin susturulmadığı ve sözün içeriğinin önemsendiği bir kamusal dil mümkündür. Bunun ilk adımı ise basittir: Kişiye değil, söze bakmak.
Çünkü hakikat, niyetlerden daha güçlüdür. Yeter ki onu duymaya niyetimiz olsun.

