SERHED HABER- İdeolojik güdülerle bir araya gelmiş kalabalıklara uzaktan bakıldığında ilk hissedilen şey çoğu zaman hayranlık değil, derin bir huzursuzluktur. Aynı kelimeleri kullanan, aynı cümlelere aynı anda alkış tutan, aynı öfkeye aynı ölçüde kapılan bu insanların her şeyine sinmiş bir “kör ahlak” vardır. Bu ahlak, sorgulamaktan çok itaati, anlamaktan çok taraf olmayı, düşünmekten çok onaylamayı kutsar. Ve insan, farkında olmadan, bu toplu mutabakatın verdiği o ayarsız güvene sinir olmadan da duramaz.
Çünkü ortada tuhaf bir mutluluk vardır: Birbirleriyle hemfikir olmanın mutluluğu. Bu, düşünsel bir zaferin değil, zihinsel bir teslimiyetin ürünüdür. Aynı şeyi düşünmenin verdiği rahatlık, bireysel sorumluluğu askıya alır. Artık yanlış da yapsan yalnız değilsindir; hata da etsen kalabalığın içinde eriyip gidersin. Bu yüzden ideolojiler, çoğu zaman hakikati aramaktan çok, insanlara bir aidiyet hissi sunar. Ve bu his, gerçeğin kendisinden daha cazip hale gelir.
Peki hep birlikte aynı şeyi düşünebilmek neden bu kadar önemlidir? Çünkü farklı düşünmek, bedel ister. Yalnız kalmayı, dışlanmayı, hatta zaman zaman suçlanmayı göze almayı gerektirir. Oysa aynı düşüncede birleşmek, insana sahte bir güvenlik alanı sağlar. Doğru olup olmaması artık ikincil bir meseledir; önemli olan çoğunlukta olmaktır. Hakikat, kalabalığın gürültüsü içinde kolayca boğulur.
Bu noktada Alman düşünür Hannah Arendt'i anmak yerinde olur. Arendt, “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla, insanların büyük yanlışlara çoğu zaman şeytani niyetlerle değil, düşünmeyi bıraktıkları için ortak olduklarını söyler. Ona göre asıl tehlike, insanların düşünmeden itaat etmesi, sorgulamadan kabullenmesi ve bunu ahlaki bir erdem sanmasıdır. İdeolojik körlük tam da burada başlar: İnsan, kendi vicdanını askıya alır ve yerine grubun vicdanını koyar.
İdeolojik ahlak dediğimiz şey de bu yüzden tehlikelidir. Çünkü bu ahlak, evrensel ilkelerden değil, grubun çıkarlarından beslenir. Bugün doğru dediğine yarın yanlış diyebilir; yeter ki kalabalık öyle istesin. Dün mazlumun yanında duranlar, bugün aynı yöntemlerle zulmedenlerin safında yer alabilir. Ve bunu yaparken içleri rahattır, çünkü yalnız değillerdir.
Asıl trajedi şudur: Bu insanlar çoğu zaman kendilerini “iyi” sanırlar. Hatta başkalarına ahlak dersi verecek kadar emin, sorgulayanları küçümseyecek kadar cesurdurlar. Oysa bu cesaret, düşüncenin değil, düşüncesizliğin cesaretidir. Farklı düşüneni hain, şüphe edeni düşman, soru soranı tehdit olarak görürler. Çünkü soru, ideolojinin en büyük düşmanıdır.
İnsan bu manzaraya bakınca ister istemez öfkelenir. Bu öfke, kibirden değil; düşüncenin bu kadar ucuzlamasına duyulan bir hüzünden doğar. Aynı şeyi düşünebilmenin bu kadar yüceltilmesi, farklı düşünmenin bu kadar cezalandırılması, insanlığın zihinsel fakirliğini ele verir. Oysa ilerleme, hiçbir zaman tam mutabakatlardan doğmamıştır; çatışmadan, itirazdan, rahatsız edici sorulardan doğmuştur.
Belki de bu yüzden asıl ahlak, kalabalıkla birlikte yürümekte değil, gerektiğinde ondan ayrılabilmektedir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde, kimse gerçekten düşünmüyordur. Ve insanı asıl korkutması gereken şey, yanlış düşünmek değil; başkasının yerine düşünmeyi kabul etmektir.
Sonuçta mesele ideoloji değil, düşünme cesaretidir. Aynı safta durmak kolaydır; zor olan, kendi aklının sorumluluğunu taşımaktır. Kalabalığın verdiği o sahte huzurdan vazgeçip, yalnızlığın rahatsız edici ama onurlu yolunu seçebilmektir. Çünkü hakikat, çoğu zaman sessizdir; ama kalabalıklar her zaman gürültülüdür.
Kalın Sağlıcakla!..

