SERHED HABER- İnsanlık tarihinin her döneminde toplumların yöneticilerini seçerken yanıt aradığı temel bir soru vardır: Görevleri sadık olanlara mı teslim etmeliyiz, yoksa işi ehline mi vermeliyiz? Bu soru bugün özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde daha fazla önem kazanmış durumda. Çünkü kamu kurumlarından siyasete, eğitimden yerel yönetimlere kadar her alanda yapılan tercihler doğrudan hayat kalitemizi belirliyor.
Bugün açık bir gerçek var: Sadakat ve liyakat iki farklı karakter dünyasının ürünü. Sadakat çoğu zaman kişiye, gruba veya lidere bağlılığı ifade ederken; liyakat bilgi, beceri ve çalışkanlık gibi objektif kriterlere dayanır. Sadakat temelli ilişkilerde “bizden olsun da nasıl olursa olsun” anlayışı hâkimken, liyakatte başarı ölçütleri nettir.
Ancak ne yazık ki günümüzde sadakatin değeri, liyakatin önüne geçirilmiştir. Bürokrasiye, siyasete veya herhangi bir kuruma bakın; çoğu yerde yükselmenin yolu bilgi ve yetenekten değil, bağlılıktan ve kayıtsız şartsız biatten geçiyor.
Bu noktada ünlü düşünür Max Weber, “modern devlet rasyonel bürokrasi üzerine kurulur” derken liyakat esasına dikkat çeker. Weber’e göre bir kurum eğer kişisel ilişkilerle yönetiliyorsa, o kurum modernliğini kaybeder ve yozlaşmaya başlar. Bugün tam da bu tabloyu yaşamıyor muyuz?
Sadakat Üzerine Kurulu Düzen Neden Çürümeye Mahkûm?
Bilgi, beceri ve donanımına güvenen insanlar doğal olarak özgür düşüncelidir. Soru sorarlar, sorgularlar, hataya itiraz ederler. Çünkü onlar için önemli olan şey gerçeği ve doğruyu savunmaktır.
Ancak sadakat sistemi, bağımsız düşünen insanları sevmez. Onun istediği model başkadır: Emir alan, itaat eden, talimatlara sorgusuz boyun eğen insan tipi. Böyle olunca sadakatle yükselen kadrolar, yönetim mekanizmalarını adeta kuşatır. Sonuç mu? Kurumlarda üretkenlik biter, nitelik düşer, adalet duygusu zedelenir.
Fransız düşünür Montaigne şöyle der: “En tehlikeli insanlar, yetenekten yoksun olup da sadakat kisvesi altında yükselenlerdir.” Tam da tarif ettiğimiz tablo budur. Yetersiz ama sadık kadrolar yükseldikçe, ehil insanlar dışlanır. Kurumlar verimliliğini değil, itaatkârlığını ispat edenlerle dolmaya başlar.
Siyasi Sonuç: Kurumdan Kişiye Bağlı Düzen
Bu düzenin doğal bir sonucu ortaya çıkar: Siyasi partiler fikir ve program üreten “kadro hareketleri” olmaktan çıkar, bir lider etrafında şekillenen “itibar gösterilerine” dönüşür. Tartışmanın yerini alkış, aklın yerini biat alır. Böyle bir yapıda hatalar düzeltilemez çünkü herkes aynı şeyi söylemek zorundadır. Kimse yanlışlara itiraz edemez çünkü sadakat kültürü itirazı ihanet sayar.
Oysa devletler ancak kurumsal akıl ile yönetilebilir. Kurumların gücü, içindeki insanların niteliğiyle ölçülür. Liyakati dışlayan hiçbir sistem uzun ömürlü olmaz. Sadakat üzerine kurulan düzenler bir süre güçlü görünür; ama aslında içten içe çürüyen bir yapıya dönüşürler. Çünkü hukuk zayıflar, adalete güven azalır, toplumda fırsat eşitliği kaybolur.
Çıkış Yolu Var mı?
Elbette var. Öncelikle şu temel gerçeği kavramalıyız: Sadakat bir erdemdir, fakat liyakat yoksa tek başına değersizdir. Doğru olan, sadakat ile liyakati aynı anda sağlayabilmektir. Sadakat kişiye değil, ilkelere ve değerlere olmalıdır; liyakat ise vazgeçilmez bir temel olarak korunmalıdır.
Devlet yönetiminde sınav ve şeffaflık esas olmalıdır.
Kurumlara torpil değil, yetenek girmelidir.
Yetenekli ve çalışkan insanlar korunmalı, fikirleri teşvik edilmelidir.
Siyasette lidere bağlılık değil, ülkeye bağlı sorumluluk bilinci öne çıkarılmalıdır.
Kısacası, bir toplum liyakati kaybettiği gün geleceğini kaybeder. Çünkü liyakatın olmadığı yerde adalet yoktur, üretim yoktur, saygınlık yoktur. Sadakate dayalı sistemler günü kurtarır ama geleceği yok eder.
Bu yüzden bugün yeniden sormalıyız:
Biz nasıl bir ülke olmak istiyoruz? Biat edenlerin değil, üretenlerin yükseldiği bir ülke mi? Yoksa torpilin liyakati ezdiği, yetersizliğin ödüllendirildiği bir ülkem?
Cevap basittir: Gelecek, sadakat değil liyakat üzerine kuruludur.
Kalın Sağlıcakla...

