İçinden geçtiğimiz zaman, insanın insana en çok yaklaştığı ama en az dayanabildiği bir zaman dilimi. Herkes herkese temas halinde; aynı sokaklarda, aynı cümlelerde, aynı ekranlarda yan yanayız. Buna rağmen kalpler hiç olmadığı kadar yalnız, ruhlar hiç olmadığı kadar savunmasız. Sanki görünmez bir basınç altındayız ve en küçük temas, içimizde bir yerleri çatlatmaya yetiyor.
Bugünlerde insanlar birbirine dokunurken bile inciniyor. Bir kelime, bir bakış, yarım bırakılmış bir cümle… Eskiden konuşulup geçilecek şeylerdi belki; şimdi ise biriktirilmiş yorgunlukların üzerine düşen son damlalar. Hayatlar zaten dağılmaya hazırken, en masum sözler bile beklenmedik yaralara dönüşebiliyor. Çünkü mesele söylenen söz değil, o sözü karşılayacak gücün artık kalmamış olması.
Tahammül eşiğimiz giderek düşüyor. Dinlemek zor geliyor, anlamaya çalışmak zahmetli, susmak ağır bir yük. Bu yüzden dinlemek yerine cevap vermeyi, anlamak yerine hüküm vermeyi seçiyoruz. Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten duymuyor. Sesler yükseldikçe kalpler daha hızlı yoruluyor. Tartışmalar artıyor, bağlar zayıflıyor. İnsanlar birbirine sesleniyor ama birbirine ulaşamıyor.
Nezaket sessizce geri çekildi hayatımızdan. Empati, yoğunluk bahanesiyle ertelendi. Merhamet, gündelik telaşın arasında unutuldu. Herkes güçlü görünme derdinde; kırıldığını belli etmemek, incindiğini saklamak zorunda hissediyor. Oysa bastırılan her duygu, başka bir yerden sızıyor. İnsan içten içe çatlıyor ama dışarıya sert bir kabuk sunuyor.
Bu çağda kimse tam olarak ne yaşadığını anlatamıyor. Çünkü anlatmak savunmasız kalmak demek. Savunmasızlık ise zayıflık sanılıyor. Bu yüzden herkes yarasını gizliyor, ama yürürken başkasının yarasına basıyor. Bazen bilerek, çoğu zaman farkında olmadan. Çünkü kendi acısıyla meşgul olan bir insanın, başkasının acısını fark edecek dikkati kalmıyor.
Bu yaşananlar geçici bir ruh hali değil; bu, derin bir eşik. İnsanların bireysel kırılganlıkları yan yana geldikçe toplumsal bir çatlağa dönüşüyor. Gürültü çoğaldıkça vicdan küçülüyor, kalabalık arttıkça yalnızlık derinleşiyor. Herkesin etrafı dolu ama içi boş. Herkes bir yere yetişiyor ama kimse kimseye yetişemiyor.
Artık mesafeler değil, temaslar yaralıyor. Eskiden uzaklık sorunken, şimdi yakınlık tehlikeli hale geldi. Aynı cümlede buluşmak zor, aynı acıya bakmak zor, aynı hayatın yükünü paylaşmak zor. Çünkü yakınlaştıkça herkes birbirinin zayıf yerine dokunuyor. Dokunmayı biliyoruz ama nasıl dokunacağımızı bilmiyoruz. Yavaş olmayı, durmayı, incitmeden temas etmeyi unuttuk.
Toplumsal kırılma tam da burada başlıyor. Uzaklıktan değil, temasın hoyratlığından. Birbirine yaklaşmayı bilen ama incitmeden durmayı öğrenemeyen insanlardan oluşan bir yapıdayız. Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse anlamaya sabır göstermiyor. Herkes görülmek istiyor ama kimse gerçekten bakmıyor. Bakmak, görmek, fark etmek… Bunların hepsi zaman istiyor. Oysa biz her şeyi hızla tüketmeye alıştık; ilişkileri de.
Yakınlaştıkça kırılan insanlar çoğaldıkça, toplum da sessizce çatlıyor. Bu çatlaklar ilk bakışta fark edilmiyor. Küçük bir sözle, küçük bir suskunlukla başlıyor. Zamanla derinleşiyor, genişliyor ve bir gün bakıyoruz ki aramızdaki bağlar kopma noktasına gelmiş. Aynı dili konuşuyoruz ama aynı duyguda buluşamıyoruz.
Belki de asıl soru şu: Birbirimize bu kadar yakınken neden bu kadar korumasızız? Neden temas etmeyi öğrendik ama incitmemeyi öğrenemedik? Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey çok basit ama çok kıymetli: İnsan, en çok yakınındayken korunmaya muhtaçtır.
Bazen bir toplumu ayakta tutan şey büyük sözler, uzun nutuklar değildir. Küçük bir nezaket, kısa bir duraksama, samimi bir “seni anlıyorum” cümlesidir. Belki de bu kadar kırıldığımız bir çağda, en büyük cesaret yavaşlamak, en büyük güç ise incitmeden durabilmektir. Çünkü insan insana yaklaştıkça, kırmak da korumak da daha kolay hale gelir. Ve hangi yolu seçeceğimiz, hâlâ bizim elimizdedir.
Kalın Sağlıcakla!..

