Cumhuriyet’in ilk yıllarında “tımarhane” kelimesi yalnızca bir sağlık kurumunu değil, toplumun akıl, düzen ve norm kavrayışını da işaret ediyordu. Osmanlı’dan devralınan kurumsal mirasın en bilinen mekânı, şüphesiz Toptaşı Bimarhanesi idi. 1920’lerde buradaki hastalar ve hekimler, yeni rejimin modernleşme ideali içinde yeniden konumlandırıldı. Ardından 1927’de kurulan Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Cumhuriyet’in “aklı bilimle terbiye etme” iradesinin sembolü oldu. Artık delilik yalnızca kader değil, teşhis ve tedavi meselesiydi. Fakat halkın dilinde “tımarhane” hâlâ hem korkunun hem mizahın mekânı olarak yaşamaya devam ediyordu.
Modernleşmenin baş döndürücü temposu, Anadolu insanının zihninde kimi zaman bir baş dönmesi etkisi yarattı. Dün medrese, bugün mektep; dün sarık, bugün şapka; dün Arap harfleri, bugün Latin alfabesi… Halk arasında “Bu kadar yenilik bir günde olursa insanın aklı şaşar” türünden latifeler dolaşırdı. İşte tam burada, tımarhane hem korkulan hem de sığınılan bir mecaza dönüştü. Çünkü değişim sancılıydı; sancının mizaha dönüşmesi ise bir tür toplumsal savunma mekanizmasıydı.
İstanbul’un ötesinde, Anadolu’da da ruh sağlığı kurumları yerel hafızaya kazındı. Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi, Gediz Ovası’nın rüzgârı gibi hem serinletici hem de sert bir metaforla anıldı. Manisalılar arasında “Spil’in rüzgârı çarpmış” sözü, bazen bir delilik şakası, bazen de hayatın dengesizliğine dair ince bir göndermeydi. Dağın eteklerinde kurulu bu hastane, bağ bozumu mevsiminde üzüm kokan şehrin ortasında, insan ruhunun ekşi ve tatlı yanlarını aynı sepete koyan bir mahzen gibiydi.
Doğu’da ise Elazığ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi, Harput’un sert kayalıkları gibi direngen bir imgeye dönüştü. Elazığ türkülerindeki hüzün ile Fırat’ın ağır akışı arasında, “akıl” ve “yürek” hep iç içe anıldı. Yörede “Harput soğuğu insanı çarpar” denir; kimi zaman bu söz, ruhsal kırılganlık için de kullanılırdı. Hastane, bir korku mekânından çok, sarsılmış ruhların tutunduğu son dal olarak görülürdü. Doğu’nun vakur sessizliği içinde delilik, bağırarak değil susarak anlatılırdı.
Edebiyat cephesinde akıl ve delilik meselesi erken Cumhuriyet’in ruhunu anlamak için anahtar niteliğindedir. Reşat Nuri Güntekin, taşra insanının iç kırılmalarını anlatırken “tuhaf” diye etiketlenen karakterlerle toplumsal normları sorgular. Peyami Safa ise psikolojik çözümlemeleriyle bireyin zihinsel uçurumlarını görünür kılar. Onların satırlarında tımarhane, çoğu zaman görünmeyen ama hissedilen bir gölgedir.
Hicvin keskin kalemi Aziz Nesin, delilik metaforunu tersine çevirerek “asıl delilerin kimler olduğu” sorusunu ortaya atar. Bürokratik karmaşa, çıkar ilişkileri ve siyasal tutarsızlıklar, onun metinlerinde akıl hastalığına benzetilir. Böylece toplum, aynaya bakmaya zorlanır. Gülerek düşünmek, belki de en ağır eleştiridir.
Sinemada Kemal Sunal karakterleriyle “deli” rolünü sistem eleştirisinin maskesi hâline getirir. Saf görünen ama gerçeği en berrak biçimde dile getiren bu tipler, seyirciye şunu fısıldar: Belki de normalliğin kendisi sorgulanmalıdır. Tiyatroda ise Haldun Taner, akıl ile absürd arasındaki sınırı bilinçli biçimde bulanıklaştırır; sahne adeta toplumsal bir klinik olur.
Siyasî dilde “tımarhane” benzetmesi, meclis kürsülerinde zaman zaman bir retorik mermi gibi kullanıldı. İktidar muhalefeti, muhalefet iktidarı “akıl dışı” olmakla suçladı. Böylece akıl hastaneleri, yalnızca sağlık kurumları değil, siyasetin mecaz deposu hâline geldi. Oysa gerçek hastalar için bu kelime bir yaftaydı; mizahın hafifliği onların yükünü hafifletmedi.
Modern psikiyatrinin öncüleri bilimi hurafeden ayırmaya çalışırken toplumun dilini de dönüştürmek istedi. Fakat halk arasında “Bakırköylük”, “Manisalılık” ya da “Elazığ’a düşmek” gibi ifadeler uzun süre gündelik mizahın parçası oldu. Coğrafya, deliliğe bir lakap taktı; o lakap da hafızaya kazındı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki Cumhuriyet’in tımarhaneleri yalnızca hastaneler değil, birer kültürel metafordu. Spil’in rüzgârı, Harput’un kayalığı, İstanbul’un kalabalığı… Hepsi akıl ile hayat arasındaki ince çizgiyi anlatmanın yollarıydı. Deliliğe gülerken aslında kendimizi anlamaya çalıştık. Belki de asıl mesele şudur:www Toplum aklını yitirdiğinde mi hastane dolup taşar, yoksa hastane dolup taştığında mı toplum aklını sorgular? Cumhuriyet’in yüz yıllık hikâyesi, bu soruyu hâlâ cevapsız ama diri tutuyor.

