SERHED HABER- Aklı selim olsun olmasın insanın en ağır muhasebesi, gece başını yastığa koyduğunda başlar. Gün boyu susturduğu sorular, o sessizlikte birer birer konuşmaya başlar: Kendini kimler ve neler için tükettin? Hangi şeylerin uğruna ömrünü parça parça koparıp verdin? Çağdaş hayatın kalabalığı içinde insan, çoğu zaman kendi sesini duyamaz. Koşturur, yetişir, kazanır, kaybeder; fakat bir gün durup baktığında, harcadığı şeyin sadece zaman olmadığını fark eder. Harcadığı şey, bizzat kendisidir. En acısı da şudur: İnsan çoğu zaman buna mecbur bırakıldığı için değil, buna razı olduğu için tükenir.
Bugünün insanı, görünmeyen bir yarışın koşucusu gibidir. Ne bitiş çizgisi bellidir ne de kazananın ne kazanacağı. Makam için, itibar için, alkış için yahut başkalarının gözünde “bir şey olmak” için kendini harcar. Oysa bu uğurda verdiği her taviz, ruhundan eksilen bir parçadır. Modern yaşam, insana çok şey vaat eder; konfor, güç, unvan, görünürlük… Ama karşılığında aldığı şey çok daha kıymetlidir: sükûnet, kanaat, benlik ve hakiki anlam. İnsan, dışarıda büyürken içeride küçülür; kazandıkça daralır, yükseldikçe yalnızlaşır.
Bir de insanlar vardır… Uğruna ömür tüketilen, sırtında yük taşınan, kalbinde yer açılan insanlar. Kimi eş/dost diye gelir, imtihan diye kalır. Kimi sadakat vaadiyle cemaaten / partiden / cemmiyetten yaklaşır, menfaat rüzgârı değişince savrulur gider. İnsan, en çok da yanlış ve istkametsiz insanlara doğru duygular beslediğinde tükenir. Çünkü ihanet, sadece bir kayıp değil; aynı zamanda bir uyanıştır. O an anlarsın ki, yıllarını verdiğin şey aslında bir hakikat değil, bir yanılsamadır. Ve insan, en çok hakikat sandığı şeylerin yalan çıkmasına yanar ama ne fayda.
Hayatın gelgitleri arasında savrulan insan, çoğu zaman kendini unutur. Bir rolün içine figüran olarak girer: iyi evlat, fedakâr eş, vefalı dost, başarılı yönetici, cesur vatansever, çağdaş kentli bir birey… Bu rollerin her biri kıymetlidir elbette; fakat insan bu kimliklerin arasında kendi özünü kaybettiğinde, geriye sadece bir kabuk kalır. Modern asır, insana sürekli bir “olma” hali dayatır ama “kalma”yı öğretmez. Oysa asıl mesele, ne olduğun değil; ne olarak kaldığındır. Çünkü insan, her işin ve menzilin sonunda kendi hakikatiyle baş başa kalır.
Bazen bir duruş, bir hayır, bir itiraz, bir geri çekiliş; yıllar süren bir tükenişten daha değerlidir. İnsan, her şeye yetişmek zorunda değildir. Herkesi memnun etmek, her yükü taşımak, her çağrıya koşmak… Bunlar fazilet değil, çoğu zaman kendine zulümdür. Çünkü insanın kendine karşı da sorumluluğu vardır. Kendini korumayan, sınır çizmeyen, “yeter” demeyi bilmeyen bir insan; başkalarına verdiği değeri, kendi varlığından çalarak öder.
İşte tam bu noktada hayatın en sarsıcı sorusu gelir: “Ne elde ettin?” Eğer cevap sadece yorgunluksa, sadece kırgınlıksa, sadece pişmanlıksa; insanın yeniden düşünmesi gerekir. Çünkü ömür, tekrar verilmeyen bir ilahi nimettir. Harcanmak için değil, anlam bulmak için verilmiştir. Ve bu anlam, ne insanların övgüsünde ne de dünyanın geçici kazanımlarındadır. Asıl anlam, insanın kendini tanımasında, Rabbini bilmesinde ve ayakları sabit bir ilahi istikamet üzere yaşamasındadır.
Sonunda insan şunu yüzlerce yıl hep tecrübe etmesine rağmen bir türlü idrak etmez: Bu dünya bir imtihan yeridir, bir mülk edinme ve kalıcı olma yeri değil. Ne insanlar kalıcıdır ne de elde edilenler. Baki olan yalnızca Allah’tır. O halde ömür, faniye değil baki olana adanmalıdır. Zira “dünya bir gölgeliktir, altında biraz dinlenilir ve geçilir.” Unutma: “Ameller niyetlere göredir.” Ve yine unutma: “Kul, sevdiğiyle beraberdir.” Öyleyse kalbini, ömrünü ve istikametini doğru yere yönelt. Çünkü “her nefis ölümü tadacaktır” ve gerçek kazanç, o gün yüzü ak gönlü mutmain olanların kazancıdır.

