SERHED HABER - TRT'nin bir televizyon programında yaşlı bir amcaya sunucu sorarar: “Amca, 98 yıl nasıl geçti?” Sunucu biraz da hayretle sorar bunu. Çünkü insan doksan sekiz yıl deyince bir çağ, bir asır, bir tarih düşünür. Oysa ihtiyar adam hiç düşünmeden cevap verir: “Abdurrahman Efendi… Dünya bir han gibidir. Bu kapıdan giriyorsun, öbür kapıdan çıkıyorsun.” İşte bütün ömrün özeti belki de bundan ibarettir. İnsan sandığı kadar kalıcı değildir; sandığı kadar önemli, sandığı kadar büyük hiç değildir. Dünya dediğimiz şey, gürültüsü çok ama konaklaması kısa bir yol hanıdır.
Bugünün insanıysa dünya hanını saray zannetme gafletine düşmüş durumda. Oysa han dediğin yer geçicidir; valizini açmazsın, duvarlarını boyamazsın, kapısına soyadını yazmazsın. Ama modern insan öyle bir yerleşmiş ki dünyaya, sanki kıyameti iptal etmişler gibi davranıyor. Bir koltuk için kırk yıl kavga edenler, bir makam için karakterini rehin bırakanlar, üç kuruşluk menfaat için dostunu satanlar… Hepsi hanın odasında ebedi malik gibi davranıyor. Halbuki kapı belli, çıkış belli.
Hayatın ironisi de burada başlıyor zaten. İnsan gençken zamanı öldürdüğünü zanneder, yaşlanınca zamanın kendisini öldürdüğünü fark eder. Gençlikte saatler geçmez, ihtiyarlıkta yıllar yetişmez. Bir bakarsın çocukluk fotoğrafların sararmış, bir bakarsın aynadaki yüz sana yabancı. İşte o zaman insan anlıyor ki ömür dediğimiz şey aslında bir günün akşamıdır; sabahı çocukluk, öğlesi gençlik, ikindisi olgunluk, akşamı ihtiyarlık.
Ama çağımızın insanı akşamın geldiğini görmek istemiyor. Saçını boyuyor, yüzünü geriyor, fotoğrafları filtreliyor; sanki zamana makyaj yaparsa ölüm fikri utanıp geri dönecek. Oysa ölüm modern dünyanın makyajını hiç ciddiye almaz. Zamanın elinde öyle bir sabır vardır ki, insanın bütün kibirlerini tek tek törpüler. Dün kendini dünyanın merkezi sanan adamın bugün mezar taşında sadece iki tarih yazılıdır: doğum ve ölüm.
İnsan, mezarlığın önünden geçerken hızlanır ama alışveriş merkezinde saatlerce oyalanır. Ölümü hatırlatan her şeyden kaçar ama ölümü hızlandıran her şeye de canhıraş koşar. Daha büyük ev, daha pahalı araba, daha gösterişli hayat vb… Fakat tabutların ölçüsü hiç değişmez. Ne makam büyüdükçe tabut uzar ne servet arttıkça mezar genişler.
İhtiyar amcanın “Dünya bir han” sözü aslında büyük bir medeniyetin hikmetini taşır. Çünkü han kültürü misafirliktir. Misafir olan insan ise ölçülü yaşar. Gürültü yapmaz, başkasının odasına el uzatmaz, kendini ev sahibi zannetmez. Bugünün insanı ise misafirliğini unutmuş bir şaşkın ve bir o kadar gariban bir yolcu gibi davranıyor. Hanın lambalarını kırıyor, duvarlarına isim kazıyor, hatta kavga çıkarıyor. Oysa sabah olunca hepsi aynı kapıdan çıkacak.
Zaman, insana en büyük terbiyeyi veren öğretmendir. Ama dersini anlamak için biraz sükût, biraz tefekkür gerekir. Ne yazık ki çağımız sükûtu değil gürültüyü, entrikayı ve zülmü seviyor. İnsanlar düşünmekten çok konuşuyor, anlamaktan çok tartışıyor, hakikatten çok görünüşle ilgileniyor. Böyle olunca ömür de fark edilmeden akıp gidiyor. İnsan, hayatın anlamını aramaya vakit bulamadan hayatın sonuna geliyor.
Belki de o yaşlı adamın bir cümlesi bütün kitaplardan daha ağır bir hakikati taşıyor: “Abdurrahman Efendi… Dünya bir han.” Yani insan yolcudur. Yolcu olanın da en büyük aklı, yolu unutmamasıdır. Çünkü hanın kapısından çıkınca artık ne makamın anlamı kalır ne alkışın ne de kibrin. Geriye sadece insanın nasıl yaşadığı kalır. Ve belki de asıl soru şudur: Bu hana gelen bizler, gerçekten misafir gibi mi yaşadık, yoksa geçici odalarda ebedi saltanat kurmaya çalışan gafiller gibi mi?

