Dünya İçinde Kaybolmak

Yayınlanma : 08 Nisan 2026 10:11
Düzenleme : 08 Nisan 2026 10:15

SERHED HABER- Cizre’nin kadim irfan geleneğinde müstesna bir yeri olan merhum Seyyid Şeyh Seyda’nın şu derin hikmetli sözünü, onun ilim icazetli halifelerinden merhum dedem Seyyid Şeyh İhsan-ı Melekendi’den vaktiyle işitmiştik: “Dünyanın içine girin, lakin sakın dünya içinize girmesin.” Bu veciz ifade, sadece bir nasihat değil; aynı zamanda insanın varoluş serüvenine çizilmiş ince bir sınırdır. Zira insan, dünyada yaşamakla yükümlüdür ama dünya ile yaşamak zorunda değildir. Bugün modern hayatın cazibesiyle kuşatılmış birey, bu ince çizgiyi çoğu zaman fark edemeden aşmakta ve kendisini görünmez bir esaretin içinde bulmaktadır.

Bilhassa modern çağın insanı, makamlarıyla büyür, unvanlarıyla genişler, sahip olduklarıyla değer kazandığını zanneder. Oysa bu büyüme, çoğu zaman içten içe bir daralmadır. Kariyer basamaklarını hızla tırmanan biri, aslında ruhundan bir şeyleri geride bırakarak yükselir. İşte tam bu noktada dünya, dışarıdan içeriye sızmaya başlar. İnsan artık dünyayı taşımak yerine, dünya tarafından taşınan bir varlığa dönüşür. Bu, en trajik dönüşümlerden biridir.

Bir bakarsınız, insanın dili hâlâ hakikatten söz eder ama kalbi artık başka şeylere meyletmiştir. İbadet vardır ama ruhsuzdur; dostluk vardır ama menfaatle yoğrulmuştur; ilim vardır ama hikmetten uzaktır. Çünkü dünya içeriye yerleşmiştir. Bu yerleşim, öyle sessiz ve sinsi olur ki, insan çoğu zaman bunun farkına bile varamaz. Kendini özgür sanır ama aslında arzularının ve hırslarının zincirine vurulmuştur.

Bugünün şehirli insanı, kalabalıklar içinde yalnızdır. Sosyal çevresi genişledikçe iç dünyası daralır. Sahip oldukları arttıkça, kaybettiklerinin farkına varamaz hale gelir. Bir kahve masasında saatlerce oturabilir ama bir hakikat cümlesi kuramaz. Çünkü dünya artık sadece cebinde değil, zihninde ve kalbindedir. Ve bu durum, en büyük yabancılaşmadır: insanın kendine yani yaradılıştaki ilahi manadan uzaklaşmasıdır.

Çağdaş zamanda üniversitelerde, akademik kürsülerde, siyaset ve bürokrasinin yüksek katlarında da manzara farklı değildir. Unvanlar uzadıkça cümleler kısalır, makamlar büyüdükçe vicdanlar küçülür. Bir profesör, bir bürokrat ya da bir yönetici; eğer dünya kalbine yerleşmişse, ilmiyle değil egosuyla konuşur. Hakikati aramak yerine alkışı kovalar. İşte bu noktada irfan ve marifet kaybolur, geriye sadece kuru bilgi ve şatafatlı fos unvanlar kalır. Emekli edilince de fukara yeni anlamaya başlar gençliğinin nasıl dünya tarafından heba edildiğini.

Oysa insanın değeri, sahip olduklarıyla değil; vazgeçebildikleriyle ölçülür. Dünya elinde olacak, kalbinde değil. Bu dengeyi kurabilenler, gerçek anlamda hür olanlardır. Aksi halde insan, kendi kurduğu düzenin kölesi olur. Evler-ofisler-ticarethaneler büyür ama içindeki huzur küçülür; sofralar zenginleşir ama gönüller fakirleşir. Dünya büyüdükçe tersine insan küçülür.

Bugün insanlar “yaşamak için kazanmak” yerine “kazanmak için yaşamak” anlayışına hapsolmuştur. Sabahın erken saatlerinde başlayan dedikodu, gıybet, subliminal mesajlar ve çekiştirme koşuşturması gece geç saatlere kadar süren bir tükenmişliktir aslında. Ve bütün bu telaşın sonunda elde edilen şey, çoğu zaman anlamdan yoksun bir yorgunluktur. İnsan, kendine ait olmayan bir hayatı yaşarken, kendi hakikatinden uzaklaşır.

İşte bu yüzden o irfani söz, bugün her zamankinden daha fazla anlam taşımaktadır. Dünya içinde yaşamak kaçınılmazdır; ancak onu kalbe yerleştirmek bir tercihtir. Hakikat ise bu tercihin ötesindedir. Aziz Kur’an’ın işaret ettiği gibi, dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir; asıl yurt ahiret yurdudur. İman ise insana bu dengeyi kurma kudreti verir. Kalbini dünyadan arındıran, ilahi hakikate yaklaşır. Ve ancak o zaman insan, gerçekten zülüm, hayasızlık ve adaletsizlikten uzak bir dinginlikte yaşamaya başlar.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.