SERHED HABER- Bu çağda yaşananlara ve yaşama katlanmanın tek sebebi ahirete olan inancımızdır. Aksi halde insanın omuzlarına çöken bu ağırlık, aklın ve kalbin taşıyabileceği cinsten değildir. Gün, hızın kutsandığı; derinliğin, sükûnun ve hikmetin hor görüldüğü bir zaman aralığı. Her şey var ama anlam yok; ses çok ama hikmete bulanmış söz yok; kalabalıklar içinde insan, insanlığa hasletlerini yitirmiş halde savruluyor. Böyle bir zamanda ayakta kalmak, ancak dünyanın geçiciliğini ve hesabın kaçınılmazlığını bilen bir bilinçle mümkün olabiliyor.
Bohemlik bir özgürlük masalı gibi pazarlanıyor ama gerçekte köksüzlüğün cilalanmış hâlinden ibaret. Hayat, sorumluluktan kaçmanın estetik ambalajına sarılıyor. Dün “ahlak” denilen şey bugün “engel”, dün “ölçü” denilen bugün “pranga” sayılıyor. Haz merkezli bir yaşam, insanı yücelteceğine küçültüyor; tutkulara teslim olmuş bir akıl, kendini ilerleme sanrısıyla avutuyor. Oysa bu savrukluğun gerisinde derin bir boşluk, yüksek sesli bir anlamsızlık var.
Hoyratlık, çağın dili olmuş durumda. Sözler kaba, tavırlar sert ve hinli, bakışlar kırıcı ve şeytani. İnsan insana temas ederken incitmeyi neredeyse doğal bir refleks hâline getirmiş. Ekranlardan akan linç kültürü, sokakta yankılanan tahammülsüzlükle birleşiyor. Kimse kimseyi dinlemiyor; herkes konuşuyor ama kimse duymuyor. Nezaket zayıflık, merhamet safdillik, susmak yenilgi sayılıyor. Böyle bir iklimde ruhun üşümemesi mümkün mü?
Adaletsizlik ise artık istisna değil, neredeyse sistem. Güçlünün haklı, haklının güçsüz sayıldığı bir düzenin içinde, vicdanlar köşeye sıkıştırılmış durumda. Emeğin karşılığı buharlaşıyor, liyakat yerini sadakate bırakıyor. Mazlumun sesi duyulmazken, zalimin gürültüsü alkışlanıyor. İnsan, bu manzaraya bakıp da içi sızlamadan nasıl yaşasın? İşte tam burada ahiret inancı, terazinin şaşmayacağına dair tek teselli oluyor.
Vicdansızlık, çağın en büyük salgını. Acıya bakıp geçmek, felaketi izleyip kanal değiştirmek sıradanlaştı. Başkasının yarası, kendi konforumuzu bozmadığı sürece umurumuzda değil. Kibir ise bu vicdansızlığın yakıtı: “Ben” büyüdükçe “biz” küçülüyor, insan kendini merkeze koydukça hakikat gözden düşüyor. Ayrımcılık, kimliğin ve çıkarın diliyle meşrulaştırılıyor; merhamet, ajandalara kurban ediliyor.
Bu karanlık tabloda insanı ayakta tutan, dünyanın nihai durak olmadığı bilgisi. Ahiret inancı, adaletin ertelenmiş ama asla iptal edilmemiş olduğuna dair sarsılmaz bir teminat. Burada ezilenin orada doğrulacağına, burada gülenin orada hesap vereceğine olan iman… İşte bu iman, insanın belini doğrultan, sabrı anlamlı kılan, direnişi asalete dönüştüren şeydir. Aksi halde bu çağ, insanı ya duyarsızlaştırır ya da paramparça eder.
Evet, bu çağ çekilir gibi değil. Ama inanç, çekilmez olanı katlanılır kılıyor; zulmün ortasında ahlakı, gürültünün içinde hikmeti, karanlığın bağrında umudu diri tutuyor. İnsan, hesabın varlığına inanarak kirlenmeyi reddediyor; geçiciliği bilerek kalıcı olana tutunuyor. Bu yüzden yaşıyoruz, bu yüzden susmuyoruz, bu yüzden vazgeçmiyoruz. Çünkü biliyoruz: Son söz bu çağın değil, ilahi hakikatin olacak.

