SERHED HABER- Maraba… Anadolu'ya özgü bir hitap biçimi olmaktan çok daha fazlası; bir duruş, bir iç sıkıntısı, bir eksiklik hissi, bir yarım kalmışlık ve garibanlık halidir. Bu kelime, yalnızca kırsaldan kente savrulan insanın diline değil, ruhuna da sinmiş bir kimliktir. Ne tam köylü kalabilmiş ne de şehirli olabilmiş bir ara varoluşun adı gibi… Marabalık, insanın kendi hikâyesine bile yabancılaştığı, kendine ait olmayan mekânlarda kendini misafir gibi hissettiği bir iç sürgündür adeta.
Eğitim süreçlerinde marabalık, çocuğun daha okul sıralarında başlayan bir çekingenlik olarak belirir. Kentli akranlarının özgüveni karşısında taşralı olanın sesi kısılır, kelimeleri boğazında düğümlenir. Müfredatın dili başka, evde konuşulan dil başkadır; öğretmenin beklentisi ile öğrencinin hayat gerçekliği arasında görünmez bir duvar örülür. Bu çocuk, öğrenmekten çok “yetişememe” duygusuyla tanışır. Başarısızlık çoğu zaman zekâ eksikliğinden değil, ait olamama hissinden doğar.
Üniversite ortamında marabalık ise ayrı bir trajikomediye dönüşür. Amfilerde dolaşan akademik jargon, çoğu zaman bilgiden çok bir “aidiyet parolası” gibidir; kim daha karmaşık ve yabancı kelime konuşursa o kadar “bilimsel” sayılır, lakin bu marabalığın bir entelektüel hali gibidir. Maraba konumundaki öğrenci, derste anlatılanı anlamadığı için değil, o dilin içine doğmadığı için öfkeyle susar; soru sormak ister ama hem “ayıp olur” fikri onu baskılar hem de bu hocalar Olympus Dağında keyiflenen yarı tanrılar gibi onların şiddetli azabından çekinirek vazgeçer. Hocaların bir kısmı halktan kopuk bir entelektüel kıraathane kulesinde yaşarken, bir kısmı da bürokratik reflekslerle öğrenciyi bir dosya numarasına indirger. Kampüs, özgür düşüncenin mekânı olması gerekirken, bazen statü yarışının ve dedikodunun podyumuna döner. Ve maraba, o podyumda yürümeyi bilmediği için kenarda alkışlayan değil, sadece izleyen olur. Bir türlü özne olamamak onun kanayan yarasıdır.
Kent ortamında marabalık, betonun arasında sıkışmış bir yalnızlıktır. Şehir, herkese açık gibi görünür ama aslında görünmeyen hiyerarşilerle doludur. Mahalleler, kıyafetler, sakallar, saçlar, kafeler, hatta yürüyüş biçimleri bile bir aidiyet kodu taşır. Maraba, bu kodları çözemez; yanlış yerde durduğunu hisseder ama doğru yerin neresi olduğunu bilmek için ömrünü ucuza harcar. Kalabalıklar içinde kaybolmak, marabalığın şehirdeki en belirgin halidir. İnsanların arasında ama insanlardan uzakta…
Az gelişmişliğin ürkekliği ise bu ruh halinin temel damarlarından biridir. Kendini ifade etmekten çekinen, hata yapmaktan korkan, sürekli “yanlış anlaşılma” endişesi taşıyan bir karakter doğurur. Bu ürkeklik, bireyin potansiyelini törpüler; cesaretini kırar, girişim ruhunu bastırır. İnsan, kendi kabuğuna çekildikçe daha da görünmez olur. Görünmez oldukça da varlığı silikleşir.
Parasızlık ve işsizlik, marabalığın en somut yüzüdür. Cebin boşluğu, yalnızca maddi bir eksiklik değil; aynı zamanda sosyal bir dışlanmışlıktır. İnsan, parası olmadığında sadece ihtiyaçlarını değil, onurunu da savunmak zorunda kalır. İşsizlik ise zamanı ağırlaştırır; günler uzar, umutlar kısalır. Maraba, bu döngüde hayatta kalmaya çalışırken, hayattan zevk almayı unutmaya başlar.
Kadın-erkek ilişkilerinde marabalık, garip bir dengesizlik olarak kendini gösterir. Sevgi bile bazen bir güç mücadelesine dönüşür. İletişim eksikliği, duyguların bastırılması ve yanlış öğrenilmiş rol kalıpları ilişkileri yavanlaştırır. Ne tam bir yakınlık kurulabilir ne de sağlıklı bir mesafe korunabilir. Sevgi, ifade edilemeyen bir yük; saygı ise çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavram haline gelir.
Yabancılaşma, marabalığın en derin yarasıdır. İnsan, sadece topluma değil, kendine de yabancılaşır. Kendi değerlerini sorgular, inandığı şeyleri terk eder ya da savunamaz hale gelir. Dini ve kültürel değerler ya şekilci bir kabuğa indirgenir ya da tamamen ihmal edilir. Bu kopuş, insanı köksüzlüğe sürükler. Batı'nın ve kentin çirkinliklerini anlamadan canhıraş savunur. Köksüzlük ise en büyük yalnızlıktır.
Sonuçta marabalık, bir coğrafyanın değil, bir zihniyetin ve şartların ürünüdür. Bu hal, ne küçümsenmelidir ne de romantize edilmelidir. Çünkü marabalık, bir insanın kendine ulaşamama hikâyesidir. Ve belki de en büyük mesele, bu hikâyeyi değiştirecek cesareti ve imkânı birlikte inşa edebilmektir.

