SERHED HABER- “İnsanda vefa arama…” Bu cümle ilk duyulduğunda sert, hatta haksız gibi gelebilir. Zira insan, hatıraların, dostlukların ve paylaşılan zamanların kıymetini bilen bir varlık olarak tahayyül edilir. Ne var ki ömür ilerledikçe, özellikle hayatın farklı sahalarında tecrübe biriktirdikçe bu sözün bir serzenişten ziyade bir muhasebe cümlesi olduğu anlaşılır. Çünkü insan, çoğu zaman hatırladığı kadar hatırlanmaz; verdiği kadar alamaz; fedakârlık ettiği kadar karşılık bulamaz.
Ömür dediğimiz şey, aslında kimlerin kalıcı, kimlerin geçici olduğunu anlamak için verilmiş uzun bir imtihandır. Çocuklukta kurulan dostluklar saf ve hesapsızdır; gençlikteki arkadaşlıklar heyecanlı ama kırılgandır; yetişkinlikte ise ilişkiler çoğu zaman menfaatin ince terazisinde tartılır. İnsan, hayat yolculuğunda yan yana yürüdüklerini dost, omuz omuza durduklarını yoldaş zanneder. Oysa ilk rüzgârda dağılan, ilk çıkar çatışmasında yön değiştiren bu kalabalıklar, vefanın ne kadar nadir bir erdem olduğunu acı bir şekilde öğretir.
Akademi dünyası da bu hakikatten azade değildir. Bilginin, emeğin ve fikrin yüceltildiği bir alan olması gerekirken; kimi zaman kıskançlığın, görünmez rekabetlerin ve sessiz dışlamaların sahnesine dönüşür. Dün aynı masada fikir alışverişi yapanlar, bugün bir unvan uğruna birbirine yabancılaşabilir. Tezler, makaleler ve projeler üzerinden kurulan ilişkiler, insanî bağların önüne geçer. Böyle bir zeminde vefa, çoğu zaman dipnotlarda, laf taşımada, dedikodu ve ihtiraslarda unutulan bir kavram gibi kalır.
Siyaset sahnesine bakıldığında ise tablo daha da keskindir. Dün omuz omuza verilen mücadeleler, bugün sert ayrışmalara dönüşebilir. Aynı kürsüde birbirini övenlerin, bir süre sonra birbirini yerden yere vurması, vefanın ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Makamlar değiştikçe hatıralar silinir, koltuklar el değiştirdikçe sadakat yön değiştirir. Siyasetin doğası gereği denilerek meşrulaştırılan bu durum, aslında insanın zaaflarının kurumsallaşmış bir uyumsuz hayat yansımasıdır.
Ticaret hayatında ise dostluk ile çıkar arasındaki çizgi çoğu zaman görünmez hâle gelir. Ortaklıklar kazançlıyken “kardeşlik” söylemleri havada uçuşur; işler zorlaştığında ise ilk terk eden yine en yakını olur. Hesap defterleri açıldığında, hatıralar kapanır. İnsan, birlikte büyüdüğü, birlikte kazandığı kişilerden en beklenmedik anlarda uzaklaşmayı öğrenir. Böylece vefanın, bilanço kalemleri arasında yer bulamayan bir değer olduğu ortaya çıkar.
Sanat ve cemiyet hayatı da dışarıdan göründüğü kadar zarif değildir. Alkışlar, övgüler ve görünürlük, çoğu zaman samimiyetin önüne geçer. Birbirini destekliyor gibi görünen çevreler, aslında görünmeyen bir rekabetin içindedir. Dün göklere çıkarılan bir isim, bugün sessizce unutulabilir. Moda olan dostluklar, mevsimlik bağlılıklar ve alkışa endeksli ilişkiler, vefanın ne kadar nadir bir cevher olduğunu bir kez daha gösterir.
Bütün bu sahnelerden geriye kalan, insanın iç dünyasında derin bir yalnızlık hissidir. Kalabalıklar içinde yürüyen ama aslında tek başına olan bir insan profili ortaya çıkar. İşte tam bu noktada “insanda vefa arama” sözü bir karamsarlık değil, bir uyanış çağrısıdır. Beklentiyi insandan çekip hakikate yöneltme çağrısı… Çünkü beklenti ne kadar büyürse hayal kırıklığı da o kadar derinleşir.
Sonuçta insan, vefayı tamamen terk etmemeli; ama onu herkesde arama hatasına da düşmemelidir. Gerçek dostluk nadirdir, hakiki yoldaşlık imtihanlarla belli olur. Herkesin yanında olduğu günler değil, kimsenin olmadığı anlar dostu ortaya çıkarır. Ve insan bütün bu tecrübelerin ardından şunu anlar: Vefa bulunursa bir nimettir, bulunmazsa bir ders… Ama nihayetinde kalbi sükûnete erdiren tek hakikat şudur: Gerçek dost arama, Allah sana yeter.

