SERHEFD HABER - Tarih, yalnızca olmuş bitmiş olayların kronolojik dökümü değildir; insanlığın ortak hafızası, anlam arayışı ve kendisiyle kurduğu en uzun soluklu muhasebedir. Ne var ki geçmişin eski çağlarından modern çağa, paradoksal biçimde, tarihle uğraştığını iddia eden bazı tarihçiler geçmişin bilgisine adeta bir ambargo uygulamaktadır. Bu ambargo, suskunlukla değil; seçicilikle, bağlam koparmayla ve “meşru yorum” adı altında hakikatin daraltılmasıyla işler. Böylece tarih, öğrenilen bir tecrübe olmaktan çıkar; güncel ideolojilerin hizmetinde dolaşıma sokulan steril bir anlatıya indirgenir. Bu noktada tarih düşmanı tarihçi tipi ortaya çıkar: geçmişi sevmediği için değil, geçmişin hakikatinden ve ona emir edinilenden korktuğu için onu tahrif eden bir figürdür.
Hegel’in “tarih, özgürlüğün bilince varış sürecidir” önermesi tam da burada anlam kazanır. Eğer tarih, insanlığın kendi özgürlüğünü tanıma süreciyse, bu süreci kesintiye uğratan her yaklaşım aynı zamanda insanın kendini bilme imkânına da saldırır. Tarihi yalnızca galiplerin anlatısı olarak yeniden kuran, mağlubun sesini “bilim dışı” ilan eden veya metafizik, inanç ve ahlak boyutunu baştan dışlayan okumalar; diyalektik sürekliliği parçalar. Sonuçta ortaya, hareket etmeyen, gerilim üretmeyen ve dolayısıyla düşünceyi de ilerletmeyen bir “ölü tarih” çıkar.
Nietzsche ise “Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası Üzerine” adlı metninde, tarihin insanı felç edebileceği gibi onu diri de tutabileceğini söyler. Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, tarihin aşırı değil; yanlış kullanımıdır. Nietzsche’nin uyardığı “antiquarisch” yani müzecilik hastalığı, yerini bu kez ideolojik küratörlüğe bırakmıştır. Geçmiş, canlı bir tecrübe olmaktan çıkarılıp vitrine konur; fakat bu vitrinde sergilenen şey geçmişin kendisi değil, onu bugüne uydurmak için budanmış bir kopyasıdır. Böyle bir tarih anlayışı, insanı köksüzleştirir; köksüz insan ise kolay yönetilir.
M. Foucault’nun bilgi-iktidar ilişkisine dair analizleri, bu ambargonun mekanizmasını anlamada kritik bir imkân sunar. Hangi arşivin açılacağına, hangi belgenin “güvenilir” sayılacağına ve hangi anlatının akademik dolaşıma gireceğine karar veren güç odakları; tarihin ve tarihçinin sınırlarını da fiilen çizer. Çünkü bir yanıyla iktidardan maaş alan tarihçi zihnen ve ruhen bağımlıdır. Yani Foucault’nun soykütük yöntemi, tam da bu nedenle önemlidir: Tarihin doğal ve masum bir bilgi alanı olmadığını, aksine sürekli mücadelelerle şekillendiğini gösterir. Ancak ironik olan şudur ki, bugün Foucault’ya atıf yapan kimi tarihçiler bile, onun eleştirdiği iktidar mekanizmalarının gönüllü memurları hâline gelmiştir.
Burada Gadamer’in hermenötik ufuk kavramı devreye girer. Gadamer’e göre anlam, metinle okur arasındaki “ufukların kaynaşması”yla ortaya çıkar. Oysa tarih düşmanı tarihçiler, kendi ufuklarını mutlaklaştırarak metnin ufkunu boğar. Geçmişe soru sormak yerine, ona hazır cevaplar dayatılır. Bu tutum, tarihin çok katmanlı doğasını inkâr eder ve okuru edilgen bir tüketiciye dönüştürür. Oysa gerçek tarih okuması, okuru rahatsız eder; çünkü insanı kendi kabulleriyle yüzleştirir.
Bu noktada tarih okuyucularına düşen sorumluluk büyüktür. Her şeyden önce, tek kaynaklı ve tek dilli tarih anlatılarına mesafeyle yaklaşılmalıdır. Bir olayın yalnızca ne olduğuna değil, kimin anlattığına, neyin dışarıda bırakıldığına ve hangi kavramlarla çerçevelendiğine bakılmalıdır. Arşiv fetişizmi kadar arşiv düşmanlığına da kapılmadan; belgeyi kutsamadan ama sezgiyi de dışlamadan çok yönlü bir okuma disiplini geliştirilmelidir. Tarih, ancak bu entelektüel ahlakla yeniden ve bireysel kabul ile nefes alabilir.
Ayrıca tarih, bugünün politik kavgalarının basit bir aparatı hâline getirilmemelidir. H. Arendt’in totalitarizm analizlerinde vurguladığı gibi, geçmişin anlamı tek bir resmî anlatıya hapsedildiğinde düşünme yetisi körelir. Tarihi “tehlikesizleştirmek”, onu aynı zamanda anlamsızlaştırmaktır. Bu nedenle tarih okuyucusu, kendisine sunulan her kesinlik iddiasını şüpheyle karşılamalı; belirsizlikle düşünmeyi öğrenmelidir. Hakikat, çoğu zaman tam da bu belirsizlik alanında kendini ele verir.
Sonuç olarak tarih düşmanı tarihçilerle mücadele, yalnızca akademik bir tartışma değil; bir hafıza ve vicdan mücadelesidir. Geçmişe konulan her ambargo, geleceğin de ufkunu daraltır. Tarihi sevmek, onu yüceltmek/kutsamak/millileştirmek değildir; onu tüm çelişkileriyle, acılarıyla ve ihtişamıyla anlamaya cesaret etmektir. Bu cesareti kaybeden toplumlar, başkalarının yazdığı tarihlerde figüran olmaya mahkûm olur. Oysa tarih, hakikatle kurulan sahici bir ilişkinin adıdır; onu savunmak, insanın özne olmayı savunmasıdır.

