SERHED HABER- Hepimiz, çoğu zaman dünyaya baktığımızı sanırız; oysa bazen baktığımız şey dünya değil, kendi zihnimizin çizdiği resimdir.
Bize ulaşan her görüntü, zihnimizden geçerek anlam kazanır. Bir insanın söylediği söz, yaşanan bir olay, karşımızdaki kişinin davranışı… Hepsi, önceden sahip olduğumuz düşüncelerin, kabullerin ve önyargıların süzgecinden geçer. İşte tam da burada hakikat ile bizim hakikat sandığımız şey birbirinden ayrılmaya başlar.
Önyargıyla bakılan yerde hakikatin görünmemesi belki de bundan dolayıdır.
Neden mi dersiniz? Çünkü insan, zihninde bir hüküm verdikten sonra çoğu zaman o hükmü sorgulamak yerine gerçeği kendi kararına uydurmaya çalışır. Birini sevmediğimizde onun iyi niyetini görmez, yaptığı hataları büyütürüz. Bir düşünceye karşıysak, o düşüncenin güçlü taraflarını görmezden gelir; yanlışlarını bulmak için daha dikkatli bakarız. Bazen de tam tersine, sevdiğimiz bir insanın kusurlarını görmezden gelir, doğrularını olduğundan daha büyük algılarız.
Aynı manzaraya bakan iki insanın bambaşka şeyler görmesinin sebeplerinden biri budur. Zihin, görmek istediğini seçebilir. Ancak gel gör ki görmek ile bakmak aynı şey değildir.
Bakmak gözün işidir; görmek ise zihnin. Göz önümüzde olanı yakalar, ancakt zihnimiz ona bir anlam yükler. Bu anlamı da geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız, beklentilerimiz ve inançlarımız şekillendirir.
Bu nedenle bazen gerçeği değil, gerçeğin kendisinde oluşturduğu karşılığı görürüz.
Bir tartışmada karşımızdaki kişinin tek bir cümlesine takılıp bütün söylediklerini o cümle üzerinden değerlendirebiliriz. Bir haberin yalnızca bizim düşüncemizi destekleyen bölümünü hatırlayabilir, geri kalanını zihnimizin dışında bırakabiliriz. Bir insan hakkında daha önce oluşturduğumuz kanaat, onun sonraki davranışlarını yorumlama biçimimizi bile değiştirebilir.
Böylece zihnimiz bir pencereye dönüşür. Lakin pencere kirliyse dışarıdaki manzaranın bulanık olması, manzaranın bulanık olduğu anlamına gelmez.
En zor soru: Ya yanılan bizsek?
İnsanın kendisiyle yüzleşmesini zorlaştıran en büyük meselelerden biri de budur.
Yanıldığımızı kabul etmek yalnızca bir düşünceden vazgeçmek değildir. Bazen yıllardır savunduğumuz bir kanaati, kendimiz hakkında oluşturduğumuz bir algıyı ya da başkalarıyla ilişkilerimizi yeniden değerlendirmemizi gerektirir.
Bu yüzden insan, hakikati ararken bile farkında olmadan kendi hükmünü korumaya çalışabilir.
Oysa hakikat bizim ona ne kadar inandığımızla değişmez.
Bir şeyin doğru olması için bizim onu doğru bulmamıza ihtiyacı yoktur. Aynı şekilde yanlış olduğuna inandığımız bir şey de sırf biz öyle düşünüyoruz diye yanlış hale gelmez.
Belki de olgunluğun önemli göstergelerinden biri, “Ben yanılıyor olabilir miyim?” sorusunu kendimize sorabilmektir.
Bu soru insanı küçültmez. Aksine, düşüncenin kapısını açar.
Hakikate ulaşmanın yolu zihni susturmak değil, onu sorgulamaktır
Önyargısız olmak, hiçbir düşünceye sahip olmamak demek değildir. Hepimizin kanaatleri, değerleri ve deneyimleri vardır. Mesele bunları hakikatin kendisi sanmamaktır.
Bir olay karşısında önce hüküm vermek yerine biraz durabilmek…
Karşımızdaki insanı dinlerken yalnızca cevap vermek için değil, gerçekten anlamak için dinlemek…
Bize ters gelen bir düşüncenin neden savunulduğunu anlamaya çalışmak…
Ve en önemlisi, kendi zihnimizin de hata yapabileceğini kabul etmek…
Bunlar basit görünen ama insanın düşünme biçimini değiştirebilecek alışkanlıklardır.
Çünkü hakikat, bizim niyetimize göre eğilip bükülmez.
Biz hakikate kızabiliriz, onu reddedebiliriz, görmezden gelebiliriz. Lakin bütün bunlar hakikatin varlığını değiştirmez. Değişen yalnızca bizim ona bakışımızdır.
Belki de bu yüzden zaman zaman dışarıya değil, kendi penceremize bakmamız gerekir.
Gördüğümüz manzara gerçekten böyle mi, yoksa camımız mı kirli?
İnsan başkalarının yanılgılarını fark etmekte oldukça başarılıdır. Lakin kendi yanılgısını görmek söz konusu olduğunda aynı başarıyı göstermek zorlaşır.
Zira başkasının penceresindeki lekeyi görmek kolaydır.
Asıl mesele, kendi penceremizin kirli olabileceğini kabul edebilmektir.


