SERHED HABER - Bir devlet adamına ya da küresel ölçekte etkisi olan bir figüre “Türkiye’ye git” önerisinin yapılması, yüzeyde masum bir diplomatik tavsiye gibi görülebilir; oysa bu tür yönlendirmeler çoğu zaman mekândan çok anlam taşır. Mudoro’ya yöneltilen bu öneri, aslında coğrafyayı değil, Türkiye’nin jeopolitik belirsizlikler, kırılgan ittifaklar ve çok katmanlı güç mücadeleleri içindeki konumunu işaret etmektedir. Bu, bir sığınma, bir dengeleme ya da bir ara durak çağrısından ziyade, yeni küresel düzende kimin nerede “konumlandırılacağını” ima eden örtük bir mesaj olarak okumak gerekir.
Trump’lı ABD’nin dış politika refleksi, klasik kurumlar ve uzun vadeli ittifaklar yerine kişisel güç, ani ve lümpen içerikli hamleler ve kontrollü kaos üzerinden işlemektedir. Bu anlayışta düzen kurmak, istikrar üretmekle değil; belirsizlik yaratarak aktörleri sürekli tetikte tutmakla mümkündür. Mudoro’ya Türkiye git önerisi de bu bağlamda okunmalıdır: ABD, müttefiklerini bile sabit bir zeminde tutmak istememekte; onları gerektiğinde bir satranç tahtasında ileri sürülebilecek taşlar olarak görmektedir.
Tarih bize bu tür “yer değiştirme” önerilerinin masum olmadığını defalarca göstermiştir. Soğuk Savaş yıllarında Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Afganistan’dan Balkanlar’a kadar birçok aktör, büyük güçlerin yönlendirmeleriyle coğrafya değiştirmiş, ardından bu bölgeler uzun süreli istikrarsızlıkların sahnesi hâline gelmiştir. Kissinger’ın “kontrollü istikrarsızlık” yaklaşımı ile Brzezinski’nin Avrasya satrancı, bugün Trump döneminde daha kaba, daha açıktan ve daha yıkıcı bir dile bürünmüştür.
Türkiye bu denklemde özel bir yere sahiptir. Ne tam anlamıyla Batı’dan kopuk ne de Doğu’ya bütünüyle eklemlenmiş bir ülkedir. Kurumları güçlüdür ama kurumlar arası uyum kırılgandır; toplumsal hafızası derindir ama siyasal gündemi hızlıdır. İşte tam da bu nedenle, Türkiye bir “denge ülkesi” olmaktan çok, küresel güçlerin mesaj iletmek için kullandığı bir “ayna”ya dönüştürülmek istenmektedir. Mudoro’ya Türkiye işaret edilirken, aslında dünyaya “bu coğrafyada her şey mümkündür” denilmektedir.
Bu mesajın Türkiye’ye dönük tarafı ise daha hinlik doludur. “Sen bölgesel bir aktörsün ama küresel oyun kurucu değilsin” alt metni, bu tür yönlendirmelerin temelinde yatar. ABD, Türkiye’yi kimi zaman öne çıkararak, kimi zaman yalnız bırakarak, onu sürekli bir belirsizlik hattında tutmayı hedefler. Bu, askeri ya da ekonomik baskıdan çok, psikolojik ve stratejik bir yıpratma yöntemidir.
Trump dönemi ABD’sinin yeni türden yıkıcı düzen tasavvuru, klasik emperyalizmin ötesinde bir şeydir. Bu tasavvur, devletleri yıkmak zorunda değildir; onları sürekli “meşgul” ederek kendi iç tartışmalarına hapseder. Kurumların itibarsızlaştırılması, liderlerin kişiselleştirilmesi ve kamuoylarının kutuplaştırılması bu stratejinin temel araçlarıdır. Mudoro’ya yapılan öneri de bu zincirin küçük ama anlamlı bir halkasıdır.
Burada görmeyen gözlere gösterilmesi gereken asıl hakikat şudur: Mesele Mudoro değildir, mesele Türkiye de değildir; mesele, yeni dünya düzeninde kimin özne, kimin nesne olacağıdır. ABD, özellikle Trump döneminde, “kurallara dayalı düzen” söylemini terk etmiş; yerine “sonucu ben belirlerim” anlayışını koymuştur. Bu anlayışta tarih, kurumlar ve hukuk ancak işlevsel oldukları sürece değerlidir.
Sonuç olarak, Mudoro’ya “Türkiye’ye git” denmesi, bir tavsiyeden çok bir işarettir. Bu işaret, dünyaya güç merkezlerinin nasıl keyfileştiğini; Türkiye’ye ise kendi konumunu romantik anlatılarla değil, soğukkanlı bir rasyonaliteyle yeniden düşünmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Tarih, bu tür mesajları zamanında okuyabilenlerin ayakta kaldığını; okuyamayanların ise başkalarının senaryosunda figüranlaştığını defalarca yazmıştır.

