SERHED HABER- "Ne desek boş"… Bu söz, Prof. Dr. Sabit Duman hocamızın kimi zaman bir cümle arası, kimi zaman derin bir suskunluğun hemen ardından dudaklarından dökülürken aslında basit bir yakınma değil; çağın ruhuna tutulmuş ince, hicivli bir aynadır. Duyduğu, gördüğü ya da işittiği nice hâlin ardından gelen bu ifade, insanın kelimelerle dünyayı onarma kudretini yitirdiği anların kısa ama tok bir özetidir. Zira bazı manzaralar vardır ki yorum istemez; sadece insanın içini yorar.
Gündelik yaşamda sahicilik, fark edilmeden çekilip giden eski bir dost gibidir. Yerine gelen ise çoğu zaman rol yapma, poz verme ve “miş gibi” yaşama sanatıdır. İnsanlar artık düşündüklerini değil, düşünülmesi makbul olanı söyler; hissettiklerini değil, hissetmeleri bekleneni sergiler. İşte tam bu noktada “ne desek boş” cümlesi, bir yorgunluğun değil, bir teşhisin adıdır. Çünkü hastalık konuşarak değil, yaşanarak ilerlemektedir.
İş hayatında bu sahicilik kaybı daha da görünür hâle gelir. Toplantılar yapılır, raporlar yazılır, vizyon cümleleri havada uçuşur; fakat çoğu zaman kimse kimseyi gerçekten dinlemez. Herkes konuşur ama az kişi düşünür. Alkışlanan fikirlerin samimiyeti değil, sunum kalitesi ölçülür. Bu tabloda “ne desek boş”, boş lafların çokluğuna karşı söylenmiş en dolu cümle olur.
İlişkilerde de durum farklı değildir. Dostluklar çıkarla, saygı menfaatle, nezaket ise korkuyla karışır. İnsanlar kırılmamak için susmaz; kaybetmemek için susar. Bu sessizlik erdemden değil, hesap kitaplardan beslenir. Böyle bir ortamda sahici bir itiraz, bir içtenlik, neredeyse kabalık sayılır. Hoca’nın o meşhur sözü, işte bu sahte nezaket düzenine atılmış küçük ama zehirli bir iğnedir.
Hicvin gücü tam da buradadır: Bağırmadan utandırmak, suçlamadan düşündürmek. “Ne desek boş” derken kimse hedef gösterilmez; ama herkes payına düşeni hisseder. Çünkü bu cümle, muhatabını değil, aynayı işaret eder. Bakan, orada gördüğü yüzle baş başa kalır. Ve çoğu zaman rahatsızlık da buradan doğar.
Modern veya post-modern insan, her konuda fikri olan ama pek az konuda fikrinin bedelini ödemeye razı olan bir varlığa dönüşmüştür. Tutumlar hızla değişir, ilkeler mevsimliktir, duygular ise duruma göre ayarlanabilir. Böyle bir zeminde hakikat, gürültüye karışır; anlam, gösterinin gölgesinde kalır. İşte o anlarda, uzun uzun konuşmak yerine “ne desek boş” demek, belki de son entelektüel asalet biçimidir.
Sonuçta bu söylem bir umutsuzluk manifestosu değil; aksine sahiciliğe davet eden sessiz bir çığlıktır. Her şeyin söylendiği ama pek az şeyin kastedildiği bir dünyada, bazen susmak en yüksek itirazdır. “Ne desek boş” diyen kişi, aslında şunu fısıldar: Kelimeler değil, niyetler kirlenmiştir. Temizlenmesi gereken de tam olarak burasıdır.

