“Ne Gelecek Biri Vardı, Ne de Alacak Olan…”

Yayınlanma : 04 Şubat 2026 10:16
Düzenleme : 04 Şubat 2026 10:18

SERHED HABER- “Ne gelecek bir kimse vardı ne de alacak biri vardı…”


6 Şubat depreminin enkazından çıkan genç bir Hataylının bu cümlesi bir ağıt değil; bir muhasebedir. Ne süs ister ne yorum. Hayat, insanı bazen öyle bir yere bırakır ki bütün unvanlar, kartvizitler, makamlar ve iddialar bir anda susar. O an geriye yalnızca insan kalır: korkusuyla, pişmanlığıyla ve cevapsız sorularıyla. Bu cümle, bir bireyin değil, bir çağın aynasıdır.

Bu geçen ve şimdi çağı hoyratlıkla yaşadık ve yaşıyoruz. Toprağa hoyrat davrandık, şehre hoyrat, insana hoyrat… “Bir şey olmaz” diyerek beton döktük; sadece zemine değil, vicdanımıza da. Hesap yapmadan yükselttik binaları, ölçmeden büyüttük hırslarımızı. Sonra yer sarsılınca şaşırdık. Oysa asıl sarsıntı, yıllardır biriken umursamazlığın doğal sonucuydu.

Düzensizlik, hayatımızın sıradan bir parçası oldu. Planı zayıflık, kuralsızlığı pratiklik sandık. Yönetmelikler vardı ama uymak zahmetti; denetimler vardı ama görmek istemedik. Herkes işi bir başkasına bıraktı. Düzensizliğin faturası ise hep en savunmasız olanlara kesildi. 

İlkesizlik… Belki de en ağır hasar burada. İlke, “şartlar uygunken” değil, zor zamanda belli olur. Biz ilkeleri duvara asılan süs gibi gördük; işimize gelince hatırladık, gelmeyince unuttuk. Güçlü olanın haklı sayıldığı, hızlı gidenin doğru kabul edildiği bir düzen kurduk. Sonra bu düzen, ilk sarsıntıda çöktü. Çünkü ilkesizliğin temeli yoktur.

Şımarıklık, gücü olanın sesiyle büyüdü. Yetki, sorumlulukla değil alkışla beslendi. Felaket bile gösteriye dönüştürüldü; acı, ekranlara sığdırıldı. Sosyal medyada vicdan paylaşıldı ama hayatta karşılığı eksik kaldı. Enkaz başında susmak gerekirken, çok konuşuldu; çok görünmek isterken, çok kaybolduk.

Adaletsizlik, depremden önce vardı; deprem sadece görünür kıldı. Aynı sokakta biri sağlam kaldı, diğeri yıkıldı. Bu kader değildi, tercihti. Adalet yalnız mahkemede aranmaz; şantiyede, ihalede, imzada başlar. Bir “idare eder” cümlesi, bir gün bir ailenin üstüne çöker.

Hayasızlık… Utanma duygusu gereksiz sayıldı. Ayıp kelimesi eskimiş ilan edildi. Yalan normalleşti, sorumsuzluk zekâ sanıldı. Oysa hayâ, insanın iç pusulasıdır. Kaybolduğunda yön de kaybolur. Enkaz altında kalan sadece bedenler değildir; utanma duygusu da göçükte kalır. Çünkü artık insan biçimsiz bir nesnedir.

Çuvaldızı başkasına batırmak kolay. Ama iğne hepimizin cebinde olmalı. Evinde, işinde, makamında, sokakta… Her küçük ihmal büyük felaketlerin tuğlasıdır. “Ben ne yapabilirim ki?” demek, sorumluluktan kaçmanın en kısa yoludur. Oysa herkes bu hikâyenin içindedir; kimse seyirci değildir.

Ve gerçek gelecek, gerçek alacak…

Enkazdan çıkan o cümle bizi Aziz Kur’an’ın uyarısına götürür: “Hiç kimsenin kimseye fayda veremeyeceği gün…” (Bakara, 123). O gün ne gelecek biri vardır ne de alacak olan. Sadece yaptıklarımız gelir. Resûlullah’ın sözü yankılanır: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” Gerçek gelecek; adaletle, ilkeyle, emanet bilinciyle kurulan bir hayattır.

Gerçek alacak ise; Allah katında yüzünüzü ak edecek bir ömürdür.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.