SERHED HABER- Tarih denilen şey çoğu zaman masum bir anlatı değildir; bilakis seçilmiş bir hafızanın, ayıklanmış bir vicdanın ve çoğu kez suskun bırakılmış hakikatlerin toplamıdır. Bahtsız olan tarih değil, ona ihanet eden kalemlerdir. Çünkü tarih, yaşanmışlığın emaneti olarak tarihçinin önüne konur; ama tarihçi çoğu zaman bu emaneti taşımak yerine onu eğip büker, iktidarın ve ideolojilerin sofrasına meze eder. İşte asıl felaket burada başlar: hatırlanması gerekeni unutturur, hatırlanmaması gerekeni ise kutsallaştırır.
Vefasız tarih yazımı, yalnızca yanlış bilgi üretmez; bu arada bir toplumun ahlaki omurgasını da çürütür. Sessiz kalınan zulümler, görmezden gelinen mağduriyetler, bilinçli biçimde silinen isimler ve olaylar… Bunların hepsi birer akademik kusur değil, doğrudan vicdani iflastır. Tarihçinin suskunluğu, zalimin devam eden suçuna ortaklıktır. Tarafsızlık maskesi altında sergilenen bu korkaklık, bilimsellik değil, konformizmdir.
F. Nietzsche, Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası adlı eserinde tarihçiyi açıkça uyarır: aşırı ve çarpıtılmış tarih bilinci, hayatı felç eder. Bugüne doğru ise sorun tam tersidir; tarih, hayatı aydınlatmak yerine onu karartan bir sis perdesine dönüştürülmüştür. Tarihçi, yaşamın hizmetkârı olmak yerine iktidarın arşiv memuru hâline gelmiştir. Nietzsche’nin ifadesiyle bu, “yaşama düşman tarih”tir.
W. Benjamin’in meşhur "tarihin meleği" tasviri, bugünün tarihçileri için ağır bir ithamdır. Melek, geçmişte yıkıntılar yığını görürken, ilerleme fırtınası onu geleceğe savurur. Oysa çağdaş tarihçi, bu yıkıntılara sırtını dönüp galiplerin zafer marşını notaya döker. Benjamin’in dediği gibi, “Her zafer belgesi aynı zamanda bir barbarlık belgesidir.” Ama tarihçiler bu barbarlığı belgelemek yerine parlatmayı seçer.
M. Foucault, bilginin masum olmadığını, iktidarla iç içe geçtiğini söylerken tam da tarih yazımını işaret ediyordu. Hangi olayın “önemli”, hangi figürün “büyük” sayılacağı; hangisinin dipnotta boğulacağı ya da tamamen yok edileceği bir iktidar meselesidir. Bugün tarihçilik, bu seçimi sorgulamak yerine çoğu zaman ona teslim olmayı tercih ediyor. Böylece tarih, hakikatin değil, hâkim söylemin yankı odasına dönüşüyor.
E. H. Carr, Tarih Nedir? sorusunu sorarken tarihçinin seçici doğasını itiraf eder. Ancak Carr’ın uyardığı şey, bu seçiciliğin sorumlulukla yapılması gereğidir. Bugün ise seçicilik, sorumluluk değil sadakat üzerinden işletiliyor: Devlete, ideolojiye, sermayeye, akademik kliklere sadakat. Bu sadakat zinciri, tarihin bahtını bağlayan en kalın prangadır.
İbn Haldun asırlar önce tarihçileri “nakil ehli” olmakla yetinenler ve “akıl ile tahlil edenler” diye ayırmıştı. Bugün ise üçüncü bir sınıf türedi: Bilerek çarpıtanlar. Ne nakle sadıklar ne de akla… Onlar için tarih, gerçeği anlamanın değil, pozisyon almanın aracıdır. Bu, yalnızca akademik bir sapma değil, medeniyet krizidir.
Bahtsız tarih söylemi, çoğu zaman bir mazerettir. Oysa tarih bahtsız olmaz; ona bakan göz kör, onu yazan el kirliyse tarih karanlığa gömülür. Vefasız tarihçi, mazlumun adını anmaktan çekinirken, zalimin heykelini diker. Böylece gelecek kuşaklara hakikati değil, cilalanmış yalanlar miras bırakılır.
Bu yazı bir ağıt değil, birilerine ithamdır. Tarihi manifesto kılan da budur. Tarihçi ya hakikatin tarafındadır ya da suskunluğun. Ortası yoktur. Akademik dilin soğukluğuna sığınıp duyguyu dışlayanlar bilmelidir ki; duygusuz tarih, ruhsuz bir cesettir. Hakikat ise her zaman bir acı, bir öfke ve bir vicdan yükü taşır.
Artık vefasız kalemlerin, bahtsız tarih edebiyatının sonu gelmelidir. Tarih, galiplerin masalı değil; insanlığın imtihan defteridir. Bu defteri tahrif edenler, yalnızca geçmişi değil, geleceği de karartır. Kaya gibi sert bir hakikatle söyleyelim: Tarih affeder ama tarihçinin ihanetini asla unutturmaz.

