Zan ile Yaşamak: Modern Çağın Delilsiz İspat Tutkusu

Yayınlanma : 17 Aralık 2025 10:58
Düzenleme : 17 Aralık 2025 11:00

“Delilsiz ispat, maddi vakaya uygun olsa bile zan ve tahminden ibarettir.” Bir siyasetçinin bu sözü, yalnızca hukuki ve politik bir eleştiri değil; aslında bütün toplumun içine düştüğü zihinsel dağılmayı özetleyen bir tespittir. Bugün gündüz bürokraside ve ticari hayatta, akşam basın ve akademide, gece sosyal medyada her birimiz birer “kanaat mühendisi” gibi davranıyor; delile değil, izlenime; hakikate değil, hoşumuza gidene onay veriyoruz. İbn Rüşd’ün aklın haysiyetine yaptığı vurgu, sanki yüzyıllar önce bugünün bulanık zihinlerine yazılmış bir hitap gibi duruyor.

 

Bu tutumun bürokratik hayattaki yansımaları daha çarpıcıdır. Dosya okumadan karar veren yöneticiler, duyuma göre imza atan şef ve memurlar, algıya göre kadro dağıtan siyasi idareciler… Delil kültürü çöktüğünde, devletin her kademesinde bir tür keyfiyet hâkim olur. Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’de uyardığı gibi, “Haksız hüküm devletin çürümesinin ilk alametidir.” Modern bürokrasi, veriye dayalı yönetim iddiasında bulunuyor gibi görünse de çoğu zaman kişisel zanların gölgesinde hareket ediyor; böylece kurum kultürü değil, kanaat kültü oluşuyor. Bu gidişat da toplumun dejenere sürecini hızlandırır.

 

Akademi de bu çöküşten azade değil. Tahkik yerine tahmin, analiz yerine izlenim, araştırma yerine dedikodu… Bir makalenin değeri delile bağlıyken, bir akademisyenin kıymeti çoğu zaman söylentilere göre biçiliyor. Gazâlî’nin “Zanna uyma, çünkü zan hakikatin yerini dolduramaz” uyarısı, bugün üniversite koridorlarında yankılanması gereken bir ihtar niteliği taşıyor. Akademinin görevi hakikati aramakken, birçok ortamda hakikatin yerini konum, etiket, çıkar ve gösteriş alıyor.

 

Siyasal alanda durum daha da girift. Siyaset, delilden çok algının işlediği bir sahadır; fakat algının mutlaklaştırılması, toplumun en tehlikeli alışkanlıklarından biridir. Bir sözün doğruluğu artık delile göre değil, kim söylediğine göre ölçülüyor. Oysa Hz. Ömer’in meşhur ilkesi hâlâ en güçlü siyasal ahlâk dersidir: “Sözün sahibine değil, söze bakın.” Toplum söze değil, kişiye baktığı anda zan toplumsal bilinç haline gelir; bu da siyasal çürümenin başlangıcıdır.

 

Sanat çevrelerinde dahi benzer bir kırılma görülüyor. Estetik ölçütler yerine popüler beğeni, sanatın sahih sesi yerine sosyal medya yankıları belirleyici oluyor. Sanatçı hakikatin tanığı olması gerekirken, çoğu zaman trendlerin “zan atmosferi” içinde kayboluyor. Mevlânâ’nın “Surette kalanlar hakikati göremez” sözü, modern sanatın yüzeyselliğini anlatan bir ayna gibidir.

 

Günlük toplumsal ilişkilerde ise zan kültürü en hızlı ve en yıkıcı şekilde işliyor. Bir bakış, bir söz, bir ima… İnsanlar hakikate sormadan hüküm veriyor, delile bakmadan infaz ediyor. Dedikodu, modern toplumun en hızlı yayılan virüsüne dönüşmüş durumda. Komşulukta, iş yerinde, derneklerde, topluluklarda doğruluk değil, duyum dolaşıyor. Bu yüzden Ahmed Yesevî’nin “Kalp kırmak Kâbe yıkmaktan beterdir” sözü bugün bambaşka bir derinlik kazanıyor; çünkü zan üzerine kurulu her hüküm en az bir kalbi yıkıyor.

 

Modernleşmenin cazibesi bu kültürü daha da körüklüyor. Araç sahibi olmanın, makam koltuğuna oturmanın, belli bir unvan taşımayı “hakikat yerine koyma” hastalığı, insanı delille değil ego ile hareket etmeye götürüyor. Sahibine güç vehmeden bu semboller, bireyin hakikati sorgulama yetisini törpülüyor. Egosu büyüyen toplumun aklı küçülüyor. Bu yüzden Yusuf Has Hacib’in söylediği gibi “Kendini bilmeyenin bilgisi faydasızdır” sözü bugün her kavşakta karşımıza dikilmiş bir uyarı levhası gibidir.

 

Eğer toplum delile değil, zanna yaslanırsa; düşünceyi değil hissiyatı kutsarsa; hakikati değil konumu ölçü alırsa, “An” dediğimiz kısa bir zaman diliminde kendi kendini tüketmeye başlar. Modern toplumun en büyük riski bir anda çöküşe uğramaktır; çünkü dayanılan zemin sağlam değildir. İbn Haldun’un medeniyet döngüsünde belirttiği çöküşün ilk evresi tam da budur: Hakikatin yerini zan alır, adaletin yerini çıkar, aklın yerini gösteriş…

 

Bu yüzden delil, yalnızca hukukun değil; toplumun, kültürün, inancın, siyasetin, sanatın, eğitimin ve insan onurunun teminatıdır. Zan ise bu teminatı sessizce kemiren bir böcektir. Modern insanın kendini kurtarması için önce bu böceği fark etmesi gerekir. Ego, araç, unvan, mevki ve tüketim cazibesi bu farkındalığı gölgelediği sürece, toplum hakikat kaybının uçurumuna doğru hızlanacaktır. Delile dönmek, aklı yüceltmek, adaleti esas kılmak… Aksi hâlde bir toplum “An” içinde kendini imha edecek bir süreci kendi eliyle hızlandırmış olacaktır.