80'ler Türkiye’sinin Acılı, Arabesk ve Alaturka Portresi

Yayınlanma : 01 Ağustos 2025 09:45
Düzenleme : 01 Ağustos 2025 12:31

Seksenler… Türkiye için bir yandan siyah beyaz TRT ekranıydı, öte yandan renkli hayallerle boyanmış naylon bir yaşam biçimi. Kimine göre cunta gölgesinde geçen boğucu bir on yıl, kimine göre çocuklukta mısır patlatırken izlenen Perihan Abla veya Mahallenin Muhtarları dizisiydi. Ama her hâlükârda acısıyla, arabeskiyle, permasıyla, çöpüyle, döviziyle ve tozlu tribünleriyle hatırlanacak bir dönemdi.

 

 

 

12 Eylül 1980 sabahı radyolar açıldı, haberler daraldı, sonra diller tutuldu. K. Evren’in nasihat tonlu sesi hoparlörlerden “demokrasiye ara verdik” derken, aslında insanlar birbirine ara vermeye başladı. Üniversiteler sustu, gazeteler kısmaya uğradı, aydınlar ve imamlar aynı kürsüde nasihat verdi. Sol da sağ da Mamak Cezaevi'nde, tek tip pijamalarla buluştu.

 

 

Cezaevleri o günlerde yalnızca bedenleri değil, fikirleri de kelepçeledi. Ama ironik biçimde, bir tür okula dönüştü: Dışarıda düşman olanlar içeride dost olmayı öğrendi. Her şeyde bir hayır vardır belki de. Fakat o işkenceler, o suskunluk; gözlerdeki korkudan, dillerdeki titrek susmalardan okunuyordu. Ahmet Kaya henüz şöhrete erişmemişti ama içinde "başka bir ülke"ye dair şarkılar mırıldanıyordu. Dışarıda ise siyasi görüş değil, torpil konuşuluyor, dostluklar fişleniyor, komşular "bizden mi, onlardan mı?" diye fısıldaşıyordu. Herkes biraz birbirini, biraz da kendini fişliyordu.

 

 

 

Ve sonra sahneye, karnı tok ama gözünde uzak ufuklar olan bir adam çıktı: Çocukların sevgili tontiş amcası, kaydı diyarından Turgut Özal. Bir elinde kalkınma hamleleri, diğerinde ithalat listesiyle geldi; vitrinlere C. Cola ve Pepsi’yi, evlere tüplü televizyonu soktu. Hayat, ithal muz gibiydi artık: Kabukları parlak, tadı garip. Yeni içecekler, tütünler memleketi bambaşka etti.

 

 

Banker Kastelli’nin vaatleriyle ev kadınları bile finans piyasasına daldı ama kazançla değil, dolandırılarak battı. İşportada “Japon malı” diye satılan radyolardan “Made in Eyüp/Antep” çıkınca millet neye şaşıracağını bilemedi. Yine de Anadolu’nun Antepi, Kayserisi, Adanası, Bursası yeni dönemin çalışkan aslanlarıydı. Çünkü uzaklarda İstanbul olmak gibi bir hayal vardı.

 

 

 

Bir millet, 70'lerden kalan acılarını 60 dakikalık kasetlere yükledi. Ceylan “Annem” diye haykırırken, Emrah her şarkıda biraz daha yetimleşti. Tatlıses bağırdıkça millet rahatladı. “Mutlu olmak mı, geç bunları” ya da “Ben insan değil miyim?” diyerek ontolojiyi sorgulatan bir arabesk felsefe gelişti. Kasetçalar evin başköşesindeydi; aile meclisinin başkanı gibiydi. Şehrin yalnız ve dökük kaldırımlarında, kirli sakallı kasetçiler umut pazarlarken, başlarına toplanan gençlerin bol kumaş pantolonları ve pilli teyiplerden yükselen acımtırak melodiler gözyaşını demlendirirdi.

 

 

 

Sezen Aksu’nun sesi, büyüyemeyen bir çocuğun iç sesi gibiydi; melankoliyi sarıp sarmalardı. “Tükeneceğiz” derken, ülkenin siyasetinden aşklarına kadar her şeyi özetliyordu. Ajda Pekkan hâlâ gençti; ama bu gençlik artık biraz "operasyonel"di.

 

 

Köyler traktör değil, Ford Transit minibüslerle boşaldı. Eline çuvalını alan kentlere aktı. Gecekondular bir gecede bitti, sabaha kadar imece usulüyle sıvası yapıldı. İstanbul’un Esenler’i, Ankara’nın Çinçin’i, Bursa’nın Yavuz Selim’i, İzmir’in Kadifekalesi... Her bir mahalle, başka bir vilayetin ruhunu taşımaya başladı. Bu mahallelerde hayat, düttürü dünya tadında trajikomik öykülerle doluydu.

Avrupa’ya göçenlerin durumu daha da manidardı. Almanya’ya gidenler çocuklarına “Hans” olmasınlar diye “Ali, Ayşe, Kamer, Fatma” isimlerini verdiler ama çocuklar Türkçeyi “Merhaba, baba eve gidelim” seviyesinde unuttu. Elmalar büyüktü, özlemler daha da büyük. Banker Bilo’nun bakışında Münih vardı ama camii ile donanmış bir Münih. Mark ve frank ise sanatın, dilin ve emlak piyasasının kan dolaşımıydı artık.

 

 

Sinemalarda Kemal Sunal’ın “davul bile dengi dengine” repliği kadar, Halit Akçatepe’nin şaşkınlığı da hepimizin iç sesi gibiydi. Ertem Eğilmez filmleri; fakir ama gururlu mahallelerin, şımarık zengin kızların, sokak arası dostlukların bayramlığıydı. Cüneyt Arkın sadece uzaya gitmediği için alaya alındı belki ama o dönem kahramanlığa çok ihtiyaç vardı. Müjde Ar kadın kimliğiyle başkaldırıyordu ama TRT, bu başkaldırıyı pazar gecesi saat 22.00’ye saklıyordu.

 

 

Futbol hâlâ çamurlu sahalarda oynanıyordu ama tribünler daha içtendi. Beşiktaş’ta Metin-Ali-Feyyaz, Fenerbahçe’de Oğuz-Aykut-Rıdvan, Galatasaray’da Prekazi, Simoviç, Tanju gençlerin duvarlarındaki yıldızlardı. Milli Takım yenilince “olsun çocuklar” deniyordu. Kazanmak değil, savaşmak makbuldü. Amatör boksörler ringe çıkarken, mahalle delikanlıları sokakta birebir “boks” yapıyordu. “Cep Herkülü” tanınmış, güreş ise ceddimizin yadigârıydı.

 

 

Saçlar perma, gömlekler saten, pantolonlar İspanyol paçaydı. Genç kızlar pastel makyajla “romantik” olurken, erkekler sivri burun ayakkabılarla Batılı olmaya çalışıyordu. Aynı sokakta hem “Yerli Malı Haftası” kutlanıyor hem de Amerikan sakızları çiğneniyordu. Düğünlerde kasetçi tombalacıdan önce çıkardı. Davul zurna mı Emrah mı, karar verilemezdi. “Dilberim” çaldıysa, ağlayan en az üç kişi olurdu.

 

 

TRT tek kanaldı ama bin türlü ev haliydi. “Uğurlugiller” sabah mahmurluğu, “Kökler” tarih dersi, “Dallas” ise yoksul halkın zenginlik hayaliydi. Herkes J.R.’yi konuşur, kimse emlak ofisinde çalışmazdı. Bir yanda “Süper Baba” gibi dertli babalar, öte yanda “MacGyver” gibi her şeyi çözen Amerikalılar vardı. Çocuklar “Susam Sokağı”nda büyürken, “Bizimkiler” dizisinde kendilerini buldular. Dizi izlenirken elektriğin kesilmesi, dönemin en büyük travmasıydı. Herkes “arkası yarın”lar ile, Cosby Ailesi, Mavi Ay, Altın Kızlar ve Alf ile muasır medeniyetler seviyesine ulaşmaktaydı.

 

 

 

Seksenler... Bir yandan devletin “sus” dediği, öte yandan halkın kasetle “ağla” dediği yıllardı. Ne tam özgürdük, ne tamamen tutsak. Televizyon karşısında tek kanaldık ama hayatta yüzlerce senaryo ile yaşadık. Kimi Mamak’ta gün saydı, kimi Zeki Müren’le sabah çayı içti. Kimi İbo ile lahmacun ayran gömdü. Kimi Almanya’da dilini unuttu, kimi İstanbul’da köyünü kurdu. Kimi YÖK’ü keşfetti, kimi Tofaş’ın Şahin ve Doğan’ını.

 

 

 

Ama her şeye rağmen, o yıllar bir başka yaşandı. Hem eksik hem fazla… Hem ağlayarak hem gülerek… Çünkü 1980’ler Türkiye’si, darbeyle uyanan bir ülke, ama kasetle kendini avutabilen bir halktı.