Müslüman Dünyada Uhuvvetin Çöküşü ve Tesanüdün İflası

Yayınlanma : 19 Kasım 2025 09:37
Düzenleme : 19 Kasım 2025 09:39

SERHED HABER - Müslüman toplumların son iki asırdır sosyo-ekonomik ve kültürel, siyasal ve askeri alanlarda yaşadığı hızlı çözülüş ve çöküşün merkezinde, Kur’an’ın “İnnemel mu’minûne ihvatun - Muhakkak ki müminler kardeştir” (Hucurât 10) diye hükmettiğiüü ilkenin manevi ruhunun fiilen kaybedilmiş olması çok güçlü bir şekilde yatmaktadır. Aynı kıbleye yönelen, aynı kitabı okuyan, aynı acılara gözyaşı döken ümmet, bugün birbirine karşı rekabet eden, hatta birbirinin kanını akıtan topluluklara dönüştü. Bu kırılmanın kaynağı yalnızca siyaset değildir; zihniyetin, ahlakın ve toplumsal dokunun derin bir bozulma süreçlerinden geçtiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in “Birbirinize haset etmeyin, kin gütmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin; ey Allah’ın kulları kardeş olun!” (Müslim, Birr 31) çağrısı, bugün büyük oranda bir nostalji cümlesinden ibaret kaldı.

Mezhepler bir zamanlar fikrî zenginlikti; fakat modern dönemde siyasal projelerin aracı hâline gelerek zehirli kimliklere dönüştü. Irak’ta Şii-Sünni gerilimi, Yemen’de Husilerle Sünni kabilelerin çatışması, Suriye savaşının mezhepçi söylemlerle kirlenmesi, ümmetin damarlarına saplanmış bıçakların en bilinen bazı örnekleri oldu. Oysa geçmişte İmam Ebu Hanife ile İmam Cafer’in ilim halkalarında birbirlerini besleyen derin bir ahlaki saygı vardı. Fakat bugün mezhep, iman yorumundan ziyade bir “kimlik kalesi”ne dönüştü ve ayetlerin kardeşlik vurgusu, dar görüşlü rekabetlerin içinde boğulmaya yüz tuttu.

Tasavvufî gelenek, asırlardır ahlak ve nefis terbiyesinin kaynağıydı. Lakin günümüz cemaat yapılarının bir bölümü -hemen her İslam diyarında- maneviyattan uzaklaşıp hiyerarşik güç ağlarına dönüştü. 15 Temmuz’daki ihanet bunun en çarpıcı göstergesidir: Maneviyat yerini örgütsel çıkar ilişkilerine bırakınca uhuvvet çöker, geride ise ihanet ve kin kalır. Pek çok yapının ticari şirket gibi çalışması, liderlerinin kutsiyet zırhıyla eleştirilmez hâle gelmesi, dini dayanışmanın yerine itaat kültürünü koydu. Peygamber Efendimiz’in, “Sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır” (Tirmizî, Birr 62) buyurduğu ahlak, yerini güç ve çıkar ilişkilerine terk etti.

Milliyetçilik, Batı modernitesinin ürettiği fikirler ile sömürgecilik karşıtı reflekslerin bir karşımı olarak doğmuş olsa da zamanla İslamın hakim olduğu diyarlara girerek ümmet bilincinin yerine geçmiş ve Müslüman toplumları ulusal kimlik hapishanelerine kapattı. Aynı kıbleye yönelen Müslümanlar arasındaki Türk–Arap, Arap–Fars, Fars–Kürt vb. milliyetçi rekabetlerin ortaya çıkışı kardeşlik duygusunu paramparça etti. Bugün Filistin’de bombalanan bir ev, Yemen'de açlıkla ölen bir çocuk, Doğu Türkistan’da baskıya uğrayan bir Müslüman, gündemlerde birkaç gün kalıp sonra unutuluyorsa, bunun temel sebebi milliyetçiliğin/ırkçılığın/kavmiyetçiliğin, ümmet bilincinin önüne geçirilmesidir. Hâlbuki Kur’an “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, bölünüp parçalanmayın” (Âl-i İmrân 103) diye emrederken, modern siyaset sınır çizgilerini kardeşliğin üstüne çıkardı.

Dış politika sahasında da benzer bir çöküş var. Müslüman ülkeler arasındaki ilişkiler neredeyse bütünüyle çıkar diplomasisinin esiri hâline geldi. Körfez ülkelerinin birbirlerine ambargo uygulaması, İran-Irak ile İran-Suudi Arabistan’ın vekâlet savaşları yürütmesi, Türkiye ile Mısır gibi ülkelerin yıllarca soğuk diplomasi içinde kalması… Bir zamanlar Kudüs için birlik kararları alan devletler, artık İsrail ile normalleşme yarışına giriyor. Mazlumun yanında durmak yerine güç dengelerine yamalanan bu siyaset, ümmet fikrini devlet aklının soğuk hesaplarına kurban etmektedir.

Bu arada toplumsal ve bireysel yaşam ve alışkanlıklarda dünyevileşme sorunu daha da derinleştirdi. Zenginleşme arttıkça manevi hassasiyet zayıfladı; kapitalist yaşam tarzı, insanı tüketen ve yalnızlaştıran bir çarka dönüştü. AVM’lerin çoğalmasıyla komşuluk ilişkileri çöktü, infak kültürü gösterişe dönüştü, vakıflar hizmet eden değil proje yürüten korporatif yapılara evrildi. Peygamber Efendimiz’in “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” (Hâkim, Müstedrek) uyarısı, artık lüks sitelerin beton duvarlarının ardında yankısız bir çağrıya dönüştü. Kapitalizm yalnızca ekonomik değil; ahlaki ve sosyolojik bir yıkım da üretti. Bireyselleşme, rekabet ve konfor arayışı, uhuvvetin doğal zemini olan mahalle kültürünü ve toplumsal bağı dinamitledi.

Bu çöküşün örnekleri çok olmak ile beraber en dramatik örneği Filistin meselesidir. 20. yüzyıldan bu yana Filistin, ümmetin uhuvvet sınavı oldu. Ancak bu sınavda çoğu toplum sınıfta kaldı. Kimi ülkeler, partiler, grup ve cemaatler Filistin’i yalnızca siyasi bir koz çok yönlü çıkarları için kifayetsizce kullandı, kimi devletler destek söylemleriyle yetindi, kimileri ise İsrail’le açık normalleşmeye yöneldi. Kardeşinin yurdunu kaybetmesi bile Müslüman toplumları harekete geçirmeye yetmez hâle geldi.

Tüm bu çözülmelerin temelinde,  benliğin/egoizmin ve kavmiyetçiliğin ümmete galebe çalması vardır. Mezhepçilik “benim mezhebim”, milliyetçilik “benim milletim”, kapitalizm “benim konforum”, tarikatçılık “benim şeyhim/üstadım”, siyaset “benim çıkarım”... diyerek ümmetin ortak zeminini parçaladı. Oysa Kur’an, “Kendiniz için sevdiğinizi kardeşiniz için de sevmedikçe gerçek iman etmiş olmazsınız” (Buhârî, İman 7) hadisiyle örtüşen bir yaşam inşa edilmesini ister.

Bugün, Müslüman toplumların ihtiyacı, ne yeni sloganlardır ne de yeni kimlik duvarlarıdır. İhtiyaç olan, kaybedilen kardeşlik ruhunu yeniden diriltecek bir eğitim ve ahlak devrimidir. Çünkü uhuvvetin olmadığı yerde ne adalet yaşar, ne merhamet yeşerir, ne de ümmet denilen o büyük aile ayakta kalabilir. Sadece çözülmüş ve çökmüş bir gelecek herkesi beklemektedir.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.