Parlatılmış Yüzlerin Çöktüğü An

Yayınlanma : 26 Kasım 2025 09:36
Düzenleme : 26 Kasım 2025 09:41

SERHED HABER- “Kaldırımlara yağmur dökülsün / Dağılsın dişlerimde gülüşler / Kaybettiklerim bir dönsün / Sen beni o zaman gör…”


Ahmet Kaya’nın bu hüzünle yoğrulmuş dizeleri, kaybedilmiş fırsatların, susturulmuş seslerin ve önü kesilmiş nice dürüst, kabiliyetli insanın ortak ağıtına dönüşüyor. Çünkü zamanın ruhu, yürekli olanların değil, bağıranların; hakikatin değil, cilalı sahnelerin; emeğin değil, vitrincilerin öne çıktığı bir çağ oldu. Yağmur yağınca toprak kokar derler, oysa bu çağda yağmur yağınca sadece kir akıyor; yüzlerde, takımlı takımsız şık elbiselerde, makamlarda, tribünlerde orda burda birikmiş kir…

 

Siyasette koltukların etrafında dönen o görünmez çember, aslında çok somut bir gerçeği gösterir: Dürüst olanın omuzları geniştir ama çevresi dardır; yalakanın omuzları dardır ama önünde yollar ardına kadar açıktır. Çünkü çağın en büyük sermayesi vefa ve sadakat değil, fitne, ispiyon ve yağcılıktır. Gerçek sanatçı, gerçek siyasetçi, gerçek bürokrat ise yağmur altında ıslanmayı göze alan kişidir. Oysa bugün şemsiye tutan çok, yağmurda yürüyen yok.

 

Spor camiası da farklı değil. Yetenekli gençlerin önüne konulan görünmez engeller, torpilin, menajer oyunlarının, sahte kahramanlıkların gölgesinde hep aynı hikâyeyi yeniden yazıyor: “Koş ama hızlı koşma, yüksel ama benden yukarı çıkma.” Böyle bir sahada ne dürüstlük bir değer, ne emek bir lütuf… Oysa tribünlerin alkışladığı, ekranların parlatmaya çalıştığı isimlerin birçoğu gerçeğin değil, piyasanın ürünüdür. Yağmur yağsa belki hepsinin boyası akacak.

 

Bürokraside ise ‘emin, özverili, iyi niyetli’ olmak artık en kolay saf dışı kalma sebebi. Çünkü doğruların dili ağırdır, fitne, hayasız ve yalancıların dili ise hafiftir; her kapıdan sızar, her kulağa girer. İşi ehline verin diyen bir medeniyetin çocukları olarak işi ehlinden alan bir çağdayız sanki. O yüzden kabiliyetli, dürüst, çalışkan insanlar kenara çekilirken; makyajlı sözlerin, yapay tevazuların, hamasi nutukların sahipleri her makama oturuyor. Yağmurun bir gün bu lojmanların, bu makam arabalarının camlarına vurması gerekiyor; ki içeridekiler dışarıdaki gerçekliği görsün.

 

Sanat cephesinde de durum farklı değil. Yüreğini ortaya koyanlar değil, piyasaya göre şekil alanlar sahneye çıkıyor. Sözün ağırlığı değil, sesin ve bedenin parlalatılmış patırtısı değer görüyor. Derdi olan değil, gürültü çıkaran alkışlanıyor. Kaya’nın dizeleri bu yüzden hâlâ bu kadar diri: Çünkü yağmurun temizlemediği hiçbir sahne gerçek değildir. Yağmur yağınca sahte sanatın mürekkebi akar, gerçek sanatın izi kalır.

 

Ve toplumun genelinde millilik veya muhafazakarlık kisvesi altında yürüyen bir kapitalist ruhlu sözdeciler var. Ne memleket sevgisi taşıyor ne emek derdi… Her fırsatta “vatan” diyen ama ilk fırsatta menfaatine koşan bir zümre, memleketin öz evlatlarının önünü kesiyor. Bu sahte “milliciler”, yağmurdan korkan kâğıttan gemilere benzer. Bir damla dokunsa dağılırlar, geriye sadece kağıdın küfü kalır.

 

Ah keşke bir yağmur yağsa da, kaldırımlar bir temizlense… Gerçekten çalışanların, gerçekten üretenlerin, gerçekten iyilik taşıyanların yüzleri gün yüzüne çıksa. Kaybolmuş gülüşler, talan edilmiş umutlar geri dönse… Çünkü kaybettiklerimiz döndüğünde, biz o zaman gerçek toplumu göreceğiz. Toplumsal hafızaya çöreklenen sahtekârlığın yerine emeğin, liyakatin, dürüstlüğün geçtiği bir düzen… İşte o gün yağmur değil, rahmet yağacak. Lakin ortada bu umudu besleyecek bir emare de yok gibi. Ama Allah'tan umut kesilmez...

 

Bu çağın gürültüsüne karşı durabilmek için dağ gibi olmak yetmez; yağmur gibi de olmak gerekir. Sessiz ama ısrarcı… İz bırakmayan ama iz silen… Çünkü yağmurun değdiği her yerde sahte olan çözülür, gerçek olan kalır. Kaybettiklerimiz dönerse, işte biz de o zaman görülürüz.

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.