90’lar sakıncalı ve ağır bir dönemi temsil eder. Bir yanda Süleyman Demirel’in kriz anlarında takındığı şapkası, öbür yanda Tansu Çiller’in IMF ile kurduğu “teyze usulü” ekonomi ilişkisi… Her sabah başka bir koalisyonla uyanıp, her akşam başka bir siyasi hesapla geçen karanlık yıllar. Özal, bazı arkadaşları ve aydınların gizemli ölümleri bozulmaya yüz tutmuş düzenin dehlizlerini ifşa ederken ortada kanıttan çok şüpheler vardır. Hükümetler çaresizce kurulur, bozulur, sonra yeniden kurulur, ama memurun maaşı hep aynı kalırdı. Mesut Yılmaz kameraların önünde “istikrar” diyene kadar istikrarın ne olduğu çoktan unutulurdu.
Adalet, kördüğüm olmuştur. Susurluk’ta bir Mercedes kazası, içinden çıkan silahlar, kimlikler, mafya-bürokrasi-siyaset üçgeniyle yüzleşen halk, her şeyi anladı ama hiçbir şeyi çözemedi. Erbakan Hoca iyi niyetle faiz lobisini ve adil düzeni çay kaşığını sallayarak anlatırken, iç siyasette ‘laiklik elden gidiyor’ paniğiyle yaygarayı koparan sahte çağdaş figüranlar, kinlerini 28 Şubat’ın soğuğunda Anadolu'nun okuyan boneli kızlarının yüzüne çaldı. Demokrasiye “post-modern” darbe yapıldı, herkes fişlendi ama adına yine “ilerleme” denildi. Mücahitler bir mucit gibi müteahhit olmanın yolunu keşfetti.
Kentler nefes alamıyordu. İstanbul’da göç ağırlaşmış, çöp dağları estetikle yarışıyor, su ve hava kirliliği o biçim iken yeni genç ve çalışkan başkanı Erdoğan bu sorunları iman gücüyle hallediyor, Ankara’da Gökçek’in fıskiyeleriyle göz boyanıyor, kalabalık caddelere birer kullanımsız üst geçit ve sağına soluna büfe kondular koymak daha estetik görülmekteydi. İzmir ise kendi kokulu havasında idi. Her sağanakta belediyeler “mevsim normallerinin üstünde yağış” açıklamalarıyla suçtan kaçarken, sokakta çocuklar kâh derenin taşmasını izliyor, kâh okul yolunda çamura gömülüyordu. Doğal gaz hâlâ bir fısıltıydı, soba dumanı ise her hanenin ortak zehrine dönüşmüştü.
Moda estetiksiz, giyim kuşam da o biçim rüküştü. Jöleyle dimdik yapılmış saçlar, muz tokalarla kabartılmış topuzlar, pazardan alınmış sahte markalı tişörtler… Gömlek üstüne kazak, dışına da "PoLo" yazılı şapka takınca Beverly Hills zannedilirdi. Kıyafette kalite değil, üzerindeki etiket konuşurdu. Gelin başları ne kadar yukarıda ise, o kadar görkemli sayılırdı. Oysa görkem değil, sadece saç spreyi kokardı her köşe.
Müzik sahnesi ise gerçek bir çelişkiydi. 90'lar Unkapanı için verimliydi çünkü herkese kaset yapılıp Kral TV'de sanatsız klibi oynatılırdı. Ülke müziği için özgün ve karekteristiği sönük bir dönemdi. Bir yanda Tarkan’ın terli göğsünden damlayan ritimler, öbür yanda Mahsun Kırmızıgül’ün “Yıkılmadım/Alem Buysa Kral Sensin” çığlığı, Doğulu Kenan ile Serdar Ortaç popla oynatırken, İbrahim Tatlıses mikrofonu yumruklayarak duygulara ayar veriyordu. Yetmemiş bir de İbo'nun küçüğü keşefedildi. Barış Manço çocuklara “adam olmayı” öğretirken, sokakta çocuk olmak, helal kristal cola içip bonibon paylaşmakla eşdeğerdi.
Televizyon kültürü patlama yapmıştı. “Olacak O Kadar” ve "Reyting Hamdi" skeçlerinde ülke eleştirilirken, Şansal ve Erman ülke futbolu ile dalga geçerken, Televole’de futbolcuların sevgilileri manşet oluyordu. Ülke medyası dedikoduculuğun merkezi haline gelmiş, Cem Yılmaz sahneye çıkıp “milenyum öncesi son gülen adam” ilan edildiğinde ise millet gülmekten iç geçirdi. Ancak gece yarısı ise üniversite gençlerine bırakılmış Beyaz ve Bayülgen ritimsiz muhabetleriyle güldürüyordu. Gözler Reha Muhtar’ın “şu an çok sıcak bir gelişme” bakışına, kulaklar Ali Kırca’nın fon müziği eşliğinde dökülen siyasi kriz haberlerine takılı kalıyordu. Ciddiyeti biraz Birand ile yakalandığında Saadetin Teksoy ile bütün seviye yine dip yapıyordu.
Hayatın bir diğer çarpıklığı ise “bir gecede zengin olma” sevdasıydı. Titan, JetPa, Saadet Zinciri... Herkesin bir akrabası bu zincire katılmış, ama “son anda kurtulmuştu.” Emekli maaşı, kefen parası derken insanlar yeşil sermaye ile hayal satın aldı. Sonunda gerçeğin tokadıyla baş başa kalındı. Paranın da, güvenin de buharlaştığı 90'lı yıllara Kaya Ahmet "bu ne yaman çelişki anne…" diyerek içini döktükten sonra bir daha gelmemek hüznüyle ülkeyi terk etti.
Spor dünyasında ise Hagi fırtınası vardı. Galatasaray’ın UEFA Kupası zaferi, Fatih Terim’in yıpranmış saçlarına rağmen yükselen karizması, Tanju’nun hâlâ gol kralı olduğu hatıralar… Futbol dışındaki hayat zordu ama Hagi bir frikik attı mı, millet kısa süreliğine her şeyi unuturdu. Beşiktaş ve Fenerbahçe ise zaten unutulmuştu.
Ve Körfez Savaşı... Televizyonda yeşil ekranlı bombalar, sınırda peşmerge konvoyları, göç dalgası, yardım tırları ve artan Kürtçe müzik kasetleri… Doğu’da dram, Batı’da pembe dizi. Bir taraf susar, öteki taraf “Yalan Rüzgarı”nın kaçıncı bölümde olduğunu konuşurdu. 90'lar faili bulunmayan cinayetler, terör, beyaz toroslar, göz altılar, siyasi istikrarsızlık, iktisadi bunalım, protesto, gösteriler ve kuyrukların varlığıyla ağır ve sakıncalı bir hafıza olarak tarihe geçti.
İşte böyle bir dönemdi 90’lar… Jöleyle ayakta duran saçlar gibi, toplum da rüzgâra karşı direnmeye çalışıyordu. Her şey yamuk, ama kimse doğru nedir bilmiyordu. Ve belki de bu yüzden hâlâ hafızalarda; çünkü o yıllar, karikatür gibiydi: Hem güldürür, hem üzer, hem de yıllar geçse de yerini kimse dolduramaz endişesi vardı.
Bir dilimizde akşamdan kalma Bir Demet Tiyatro sözleri, bir elimizde elektrik faturasının ödeme planı… Türkiye’nin 90’lar masalı, biraz müzik, biraz mizah, bolca ironiyle hâlâ kulaklarımızda çınlıyor. Bu yıllarda Eşkiya nasıl olunur, kenar mahallelerde hayatın nasıl Ağır Bir Roman'a dönüştüğünü veya ideolojik iflasın Propaganda'ya ne şekilde uğradığını sinemada hep gördük. Ancak 90'lı yıllar bütün kasvetli ruh halini ve çözümsüzlüğünü yıkıcı 17 Ağustos depremi ve siyasi ihtilaflar ile 2000'lere bir miras olarak bırakıp nostalji ligine çekildi.

